Loading...

Allah Var, Baal ve Moloch da Yaşıyor


Moloch ve Baal, Kenan diyarının aşağı barbar döneminin, kendileri için yakılarak çocuk kurban edilen iki zalim tanrısı. Aralarında iş bölümü var, birisi ateşe birisi havaya hükmediyor. Bu devrin toplumu; kölecilik, sürekli toplum içi çatışma, ensest ve çocuk kurbanı sarmalında yaşıyor, bu tarzı Moloch ve Baal üzerinden fetişleştiriyorlardı. Anadolu’daki Hitit medeniyetini de yıkan deniz kavimleri arasında olan Fenikeliler, içte ve dışta sömürü ve zulümle temayüz etmişlerdi.

“Akdeniz dünyası onları sadece vahşi kör hırslarıyla tanırdı. Öte dünya adaleti rüyasını hiç bilmezlerdi ve insan kurban etme alışkanlığını uzun zaman sürdürmüşlerdi; Moloch’a tapınmanın gereği olarak küçük çocukları ateşe atarlardı. Fenike kültürü diye bir şey yoktu; Tyr’in [Lübnan’daki Sur kenti –yn.] düşüncenin ilerlemesine katkısı olmamıştır.”[1]

Marks 1841’de, “Moloch hüküm sürmedi mi?” diye sorarak yola çıkıyor.[2] Bu yoldan ilerleyerek geliştirdiği yöntem onu, ileriki çalışmalarında, Moloch’un salt geçmişte yaşamadığı, bugün de hüküm sürdüğü sonucuna götürüyor. Başka şekilde söyleyecek olursak, Moloch ve Baal üzerine düşünmek iki temel soruya cevap veriyor:

1- Nasıl düşünmeli?

2- Neyin içinde yaşıyoruz?

Nasıl düşünmeli?

Aydınlanma, bir yerde burjuvazinin işçi sınıfını kazıklamasıdır. Teo-ideolojik bakımdan sınıf atalarının izinden giden burjuvaziye karşın, işçi sınıfı “eğitilmiş” önderleri eliyle kendi sınıf atalarının tevhidî ideolojisinden koparılmak istenmiştir. 19.yy’ın ilk yarısında zamanın soluna hâkim çocuksu kanaat, dinin bir yanılsama, özgürleşme ve eğitim sorunu olduğu yönündeydi.

Marks bu bakış açısına ilkin gençliğinde, doktora tezi aşamasında karşı durdu. Özcesi, toplumun bir kesimi hâl ve hareketlerini Moloch ya da Allah’a göre belirliyor, onların temsil ettiği değer ve kurallar insanların üzerinde etki ediyorsa, varlıklarının tartışmasız hâle geldiğini tespit etti. Varlık-yokluk tartışmasını mantıksal çıkarımlar üzerine kuranlar, hangi tarafta yer alırlarsa alsınlar, gerçekte aynı küçük burjuva noktadaydılar. Esas olan toplumsal hakikat ve bilinçti. Bu yaklaşım, Marksist düşüncede bir adımdı.

İlerleyen yıllarda, yine henüz gençlik çağında Alman İdeolojisi’nde (1845-1846), Genç Hegelcileri (Bugünün cehepelileri, laikçileri veya ana akım solu diye okuyabiliriz) tefe koydu:

“Öyleyse onları, boyunduruğu altında ezildikleri kuruntulardan, fikirlerden, dogmalardan, hayalî yaratıklardan kurtaralım. Fikirlerin egemenliğine karşı başkaldıralım! Biri, insanlara bu yanılsamaları değiştirip, yerine insanın özüne uygun düşen düşünceler koymayı öğretelim diyor, bir başkası, bu yanılsamalara karşı eleştirici bir tutum almayı öğretelim onlara diyor, bir üçüncüsü ise, bunları kafalarından çıkarıp atmalarını öğretelim diyor ve bugünkü gerçekliğin böyle çökeceğini iddia ediyorlar. Bu masum ve çocuksu düşler genç-hegelcilerin bugünkü felsefesinin çekirdeğini oluştururlar; ki bu felsefe, Almanya’da, kamuoyunca korkuyla karışık bir saygı ile karşılanmakla kalmıyor, ama felsefî kahramanların kendileri tarafından, canice sertlikteki bu fikirlerin dünya için devrimci bir tehlike taşıdığı inancı içinde, büyük bir ciddiyetle sunuluyor… insanlar, örneğin, bunun dinsel, boşinanlara dayanan bir düşünce olduğunu söyleyerek bu fikri [boğulma fikrini –yn.] kafalarından çıkarıp atsalardı, ondan sonra artık her türlü boğulma tehlikesinden korunmuş olurlardı.”[3]

Oysa “Kurtuluş, zihinsel değil, tarihsel bir iştir.” Bu yaklaşım 1848 Devrimi’nin göbeğinde patlayan Komünist Manifesto’da doğal siyasî sonucuna varacaktır:

“Komünistler proletarya hareketini kalıba dökmek üzere hiçbir özel ilke koymazlar… Komünistlerin teorik önermeleri asla şu ya da bu nizam-ı âlemci tarafından icat edilen ya da keşfedilen düşüncelere, ilkelere dayanmaz. Bu önermeler var olan bir sınıf mücadelesinin, gözlerimizin önünde süreduran tarihî bir hareketin fiilî ilişkilerinin genel birer ifadesidir, o kadar…”[4]

1848 Devrimi eşiğinden hemen önce erişilen bu bilinç düzeyi, 1848 yenilgisinden çıkarılan derslerle tahkim edilmiş, Marks yenilen şeyin devrime ilişkin toplumsal gerçekle uyuşmayan kendi zihni “tasarımları” olduğunu kabul etmiştir.[5] Bu eşik aşıldığı için tarihsel sınıf kavgası bilinci, 1848 yenilgisinin yıkıntıları altında kalmamıştır. Bu sayede ilerleyen Marksist literatür, işçi sınıfının bugünkü kavgasını, Baal ve Moloch’un karşısına koymuştur, zira içerisinde bulunulan kavga tarihseldir; zihin de keyfî, bireysel bir kurgudan uzaklaşarak toplumsallaşmalıdır.

Neyin içinde yaşıyoruz?

Soru, “Bu kavga kimle kimin arasında?” diye de sorulabilir. Tekraren: Kavga tarihseldir. Zenginlik, hâlâ Fenikelilerin zenginliğidir bir yerde:

“İngiliz ve Fransız burjuvasının, politik ekonominin ilk bilimsel sözcüsünde –en azından ekonomi politiğin egemenliğinin başlarında– temsil edildiği hâliyle zenginliği bir tanrı mertebesine çıkarıp, bilimde dahi geri kalan her şeyi buna, bu Moloch’a acımasızca feda ederkenki dobra, klasik kinizmlerine bakıldığında...”[6]

1858’de Çin’deki İngiliz afyon ticaretinin derin ahlâksızlığını İngiliz’in kendisi Moloch’a atıfla tarif ettiğinde, Marks’a göre bu tanım, onun bu işin ahlâkî yönü üzerinde daha fazla konuşmasına gerek bırakmaz:

“Ancak afyon satıcısı, mutsuz günahkârların ahlâkî benliklerini yozlaştırıp, alçaltıp ve yok ettikten sonra bedenlerini de öldürür; öyle ki, her saat başı doyumsuz bir Moloch’a yeni kurbanlar sunulur ve bu tapınakta İngiliz katil ile Çinli intiharcı, ona sunulan kurbanlar konusunda birbirleriyle yarışır.”[7]

Modern sanayinin çocuk sömürüsü, Moloch’a çocuk kurban edilmesini aşan bir zalimlikle icra ediliyordu ama mukayese edilecek şey de Moloch’a çocuk kurban edilmesiydi. Birinci Enternasyonal’in açılış konuşmasında Marks şöyle ifade etti:

“…orta sınıf, çalışma saatlerine getirilecek herhangi bir yasal kısıtlamanın, vampir gibi sadece kan emerek, üstelik çocukların kanını emerek yaşayabilen İngiliz sanayisinin ölüm çanını çalacağını öngörmüş ve bunu istediği gibi kanıtlamıştı. Eski zamanlarda çocuk cinayeti, Moloch dininin gizemli bir ayiniydi, ancak bu sadece çok ciddi durumlarda, belki de yılda bir kez uygulanırdı ve o zamanlar Moloch, yoksulların çocuklarına karşı özel bir önyargı beslemiyordu.”[8]

Modern kent düzeni, barınma hakkının ahlâksızca özel mülkiyete feda edilmesi, insanların Moloch’a feda edilmesi tarzında bir vahşilikti:

“Kişi haklarının mülkiyet hakkına feda edilmesinin, çalışan sınıfların barınma hakkının mülkiyet hakkına feda edilmesi kadar açık ve utanmazca bir başka örneği bulunmuyor. Her büyük kent, insanların kurban edildiği bir yer, her yıl binlerce insanın açgözlülük Molek’i (Moloch) için kesildiği [orijinal metinde ‘ateşten geçtiği’ –yn.] bir sunaktır.”[9]

Kapital’in üçüncü cildinde varılan sonuçlardan birisi de faiz getiren sermayenin fetişleştirildiğidir, onun Moloch olmasıdır, sermaye özünde birikmiş mal değil bir ilişkidir, bir put/fetiş ilişkisidir:

“Sermaye ilişkisi, faiz getiren sermayede, en yüzeysel ve en fetiş benzeri biçimine ulaşır… Üretilebilecek olan her tür servet, faiz getiren sermaye olma özelliğiyle sermayeye aittir ve bugüne kadar elde etmiş olduğu her şey, her şeyi yutan iştahı için yapılmış bir taksit ödemesinden başka bir şey değildir. Ona içkin olan yasalara göre, insanlığın sağlayabileceği her tür artık emek ona aittir. Molek (Moloch).”[10]

Değişen suretlere karşın temelde Put, meta fetişizmi ve Sermaye’nin Allah’a karşı savaş hâlinde olmaları, Şeyh Bedreddin ve Thomas Müntzer tarafından, ikisinde de müştereken iktidara yöneldikleri sırada ortaya konmuştu, sırasıyla söyle diyorlardı:

“İnsanlar, Câhiliyyet devrinde görünen putlara taparlardı; şimdiki zamanda da vehmettikleri putlara tapıyorlar; umarım ki Allah, gerçeği meydana çıkarır da gerçek olarak Hakk’a taparlar.”[11]

“Çünkü Tanrının esinine karşı gelen kimseleri, tıpkı Ezekiyas, Keyhus, Yeşu, Daniel ve Elya'nın Baal rahiplerini yok ettikleri gibi, acımadan yok etmek gerekir. Başka türlü, Hıristiyan kilisesini kaynağına döndürmek olanaklı değildir.”[12]

Marks’ın yukarıda gösterdiğimiz satırları kaleme aldığı yıllarda, Charles Baudelaire, 19.yy’da kapitalizmin vahşetini ifşa eden Victor Hugo’nun Sefiller’i üzerine şu formülü kuruyordu:

“Victor Hugo İnsan’dan yanadır ama bununla birlikte Tanrı’ya karşı değildir. Tanrı’ya inanır ama bununla birlikte İnsan’a karşı değildir. Başkaldıran Ateizm’in sayıklamalarını reddeder ama Molochların ve Teutateslerin kana doymazlığını da onaylamaz.”[13]

“Başkaldıran Ateizm” ile Moloch dininin yan yana gelmesi, bu cepheye karşı Allah’a yakın olmak!.. İki ayrı din tespit edilmiş olunuyor. Ali Hamaney’in Sefiller’i en iyi roman olarak nitelemesi, insanları onu okumaya sevk etmesinin esas amili de bu ayrışma olsa gerek. Buraya, 21.yy’da kavganın taraflarına ve güncel biçimine döneceğiz. Bundan önce, 19.yy’ın küçük burjuva laikçi idrakine karşı çıkan Marksist tarihsel bilincin 20.yy’daki takipçilerine örnekler vererek bu bahsi kapatalım. Karl Liebknecht, Prusya meclisinde kürsüden iki dinin varlığını, kapitalizmde hüküm sürenin, Baal’in ve Moloch’un dini olduğunu söylüyordu:

“Bu çelişkilerin, beyler, üstesinden gelemeyeceksiniz, hiç olmazsa insan kardeşine olan sevgiyi öğütleyen dinin değil de, Baal’in, Moloch’un dininin hüküm sürdüğü bir  çağda, altın öküzün çevresinde gerçekten dans edilen –Hıristiyan toplum yaşantısında bugün bu denli önemli önemli rol oynayan, iktisadî yaşamın sırtlanlarını aklınıza getirin– bir çağda, bu savaşta kapitalist maddî çıkarların söz konusu olduğunu en sonunda çocukların bile anladığı bir zamanda, beyler, bu çelişkilerin üstesinden geleceksiniz.”[14]

Yoldaşı Liebknecht’le beraber Baal düzeni tarafından şehit edilen Rosa Luxemburg da uluslararası kapitalist sistemi Baal ve Moloch temelleri üzerine oturtuyordu:

“Dokuz Kasım’da işçiler ve askerler eski Alman rejimini yerle bir ettiler. Prusya süvarisinin dünya hâkimiyeti deliliği, Fransa’nın savaş alanlarında öldürücü bir yara aldı. Dünya çapında bir yangını tutuşturan ve Almanya’yı bir kan denizine sürükleyen caniler çetesi, artık sıfırı tüketti. Moloch’un hizmetinde her türlü uygarlığı, onur ve insanlığı unutan, her türlü iğrenç davranışta bulunacak hâle sokulan ve dört yıldır baştan çıkarılan halk, içine girdiği felç durumundan, ancak uçurumun önünde kurtulabildi. Kitle katliamının gerçek kışkırtıcıları, tüm ülkelerin kapitalistleridir. O iğrenç ağzına milyonlarca kurbanın atıldığı, doymak bilmez tanrı Baal’dir uluslararası kapitalizm.”[15]

Maruz kaldığımız, Baal ve Moloch’un modern yüzü kapitalizmdir, bunun karşısında başka bir düzen, onu reddeden başka bir iman ve şehadetler yer almaktadır. Özel mülkiyet, yani sömürüye olanak veren sermaye temerküzü ve meta fetişizmi, Baal ve Moloch dininin esasıdır. Bu dinin gıdası, bas bayağı insan, özellikle köle ve çocuk etidir; metafor değil, köle ve çocuk etidir. Marks, modern kölelik düzeninde kölenin ve çocuğun rolünü, salt Moloch’a atıfla anlatmaz, süreklilik söz konusudur; yeri gelir Appianus’un Roma sömürü düzeninde kölenin ve çoğun işlevini anlattığı pasajlara da atıf yapar.

Bugünün Kavgası

Marks’ın başta sorduğu soruya dönecek olursak, Baal ve Moloch düzeni, Fenike’de hüküm sürdü; sonra hükmünü kapitalizm şeklinde de sürdürdü. Bu hırslı, zengin, saldırgan ve sömürgeleştirici düzen, vaktiyle bitişik coğrafyalardan başlayarak Mısır’a, Mezopotamya’ya ve Anadolu’ya saldırdı, yıkıntılar bıraktı; bırakmaktadır da. 20.yy’a gelindiğinde emperyalist paylaşım savaşlarının yarattığı fırsat kapısından geçerek kurulan İsrail, Baal ve Moloch’un en modern temsilcisi olarak tecessüm etti. Onun uluslararası istihbarat ve adam bağlama sistemi, Epstein şahsında Baal ve Moloch tarzına göre işledi: Çocuklara işkence ettiler, işkence adasına gideceklerin para ödeyecekleri banka hesabının adını Baal koydular, son olarak da Epstein hakkında dava açıldığı gün bu adaya ABD Adalet Bakanlığı ve istihbaratının gözü önünde varil varil asit taşıdılar ve “delilleri” yok ettiler.[16] Çünkü kavga ve taraflar tarihseldir:

“Aşağı barbar geleneği (tanrılara yakarak çocuk kurban etme geleneği) İbrahim zamanında kaldırılmaya başlasa da yeniden etkinlik yollarını bulur… İbrahim oğlunu kurban etme yerine, göçebeliğe geçtiklerinin sembolü olan koçu kurban eder. Ancak Kenanlılar neredeyse anahan geleneklerinde kaynaşmışlardır. Bu İsrailoğullarından ve daha sonra bile etkilerini göstererek, aynı ilk çocuğu kurban etme geleneklerini yeniden canlandırır.”[17]

Epstein kapitalist/elit ağındaki kişilerin, davranışlarını ahlâkî olmayan bir tanrı karakteri üzerine kurmaları gerekmiştir çünkü Marks’ın Moloch sorusunu sorduğu metinde ifade ettiği üzere:

“Bir kişi ahlâkını onun davranışını değiştiren, çok ahlâkî olmayan bir tanrı karakteri üzerine kurduğunda, o zaman ne tanrıya ne kendine ne de diğerlerine ne borçlu olduğunu hiçbir zaman bilemez.”[18]

Bu var oluş biçimi, çocuğa işkence yapabilecek zihnin ön koşuludur, bir iç mantığa sahiptir. O hâlde özetleyecek olursak, sömürü düzenleri tanrısız yapamaz, ahlâksız bir tanrıya ihtiyaç duyarlar. Bu tanrı dünyevî hiyerarşide sömürenleri/kibirlenenleri/elitleri destekler; aklî bir vaziyet arz etmeyen zulmün kutsanması, sürdürülebilmesi için şarttır; insanlık tarihi ile sabittir. Bunun karşısında ise kendisinden başka hiçbir ilâh/elit/kibrin hüküm süremeyeceği Allah’a inanç vardır. 1960’lı yıllarda derinleştirilen terör konseptinin zemininde de dünyevî zulüm düzenine karşı, tevhidî inancın sosyalizmle bir ve beraber “tehlike” olarak ele alınması vardır; bu meseleyi başka bir çalışmada detaylandırıp Kelime-i Tevhid ile sosyalizmin bir arada, kritik bir tarihsel eşikte nasıl ele alındığını göstereceğiz. Baal ve Moloch düzenine teslim olmuş Batılı iki yüzlülüğe karşı, Marksist yazında övgüyle bahsedilen, Doğu’da “Muhammed’in evlatları”dır.[19] Bu tarihsel konumun dar mantıkçı laikçiler veya mezhepçiler tarafından kavranması mümkün değildir. Zira onlar, toplumsal ve tarihsel bilinci yadsımışlardır.

Buraya kadar tarihsel Baal ve Moloch partisinin tekabül ettiği işleve, sürekliliğine, kaynaklandığı coğrafyaya, aleyhine yöneldiği toplum kesimlerine ve coğrafyalara, bu hususlardaki Marksist kavrayışa ve laikçi küçük burjuva kavrayışsızlıkların temellerine işaret etmeye çalıştık.

Laikçi kavrayışsızlığın –ve kavramaya isteksizliğinin– bir kopyası olarak mezhepçi kavrayışsızlık –ve kavrama isteksizliği– hâdisesi var ki bugünlerde popülerdir. Altay Cem Meriç bu nevidendir. Ali Şeriati ve onun Dine Karşı Din eseri de dâhil olmak üzere, çalışmalarını itibarsızlaştırmakla meşguldür. Bu meşguliyetinin çoğu, Şeriati’nin konuşmalarından kelimeler cımbızlayarak, bu kelimeleri mantığın dar koridorlarında gezdirmek şeklindedir. Misal, zamanın Komünist Manifesto okuyan gençliğine hitap eden Ali Şeriati’nin, Manifesto’da sömürüyü mümkün kılan mülkiyet türü için hasredilmiş “özel mülkiyet” kavramıyla genel mânâda mülkiyet kavramını ayırarak konuşmasını ya anlamıyor ya da ucuz yoldan anlamazdan geliyor; dahası bir yandan sözde batıcılığa karşıymış gibi “biz biz” deyip dururken, bizim Şeyh Bedreddin’in putlara ilişkin yukarıda gösterdiğimiz izahı dairesinde değerlendirme yapmak aklına gelmiyor; bağlamsız, dar, çocuksu bir mantık kazısı yapıyor, alay ediyor. Yanı sıra, Şiîliğin Anadolu’da karşılaştığı tarihsel ve siyasal dirençten istifade ediyor. Türk Müslüman gençliğini evrensel Baal ve Moloch partisini idrak etmekten ve ona karşı pratikte cephe almaktan alıkoymaya hizmet ediyor. Benzer bir işlemi, İran savaşında bocalayan, çaresizce destek arayan ve “Suudi Arabistan’daki Sünnî İslam’ı yok edip yerine Şiî İslam’ı getirmek istiyorlar,” diyen Senatör Lindsay Graham da yapıyor.

Hâlbuki gerçekte ne Anadolu’da ne de Suudi Arabistan’da Şiîliğin iktidar olması mümkün değildir; dahası Suudi Arabistan’da olsa Anadolu’da olması mümkün değildir. İran ile Anadolu sınırı, muhkem coğrafî ve itikadî bir ayrımı işaretliyor; örneğin Anadolu’nun İran’la yüzyıllardır istikrar kazanmış sınırını düzenleyen anlaşmaların öncüsü Amasya Sözleşmesi’nde sahabeye küfredilmemesi şartı bulunuyor. Buna karşın Hasan ve Hüseyin isimleri Anadolu’da Türk-Sünnî muhitlerde canlı şekilde yaşıyor. Meriç ve Graham, hitap ettikleri coğrafyalarda muhayyel düşmanlara kılıç çektirmeye çalışıyorlar.

“Düşüncenin öznesi yapılan hangi varlık dolayımsızdır? Özbilinç. Bu anlamda alındığında, tanrının varoluşunun tüm kanıtları onun var-olmayışının kanıtlarıdır, bir tanrının tüm tasarımlarını çürütülmeleridir. Doğru kanıtlar, tersine, şöyle formüle edilmelidir: ‘Doğa kötü yapıldığından, tanrı vardır’, ‘Dünya usdışı olduğundan, tanrı vardır’, ‘Düşünce olmadığından tanrı vardır.’ Ama bunlar yalnızca şu anlama gelir: her kim için dünya ustan yoksunsa ve bundan dolayı her kim kendisi ustan yoksunsa, onun için tanrı vardır? Ya da başka bir deyişle akılsızlık tanrının varoluşudur.”[20]

Dolayısıyla, Altay Cem Meriç, vaktiyle onu ateist yapan, toplumsal ve tarihsel bilinci dışlayan düşünme biçimiyle Müslümanlığa taşındığından, hâlâ bireysel dünyasında mantığına sığdırabileceği, öz bilincinde ispatı mümkün bir anlam arayışındadır. Tarihsel kavgaya bağlanmayan zihin, tarihsel kavgayı bilmese veya inkâr etse, yine de onun cephelerinden birine hizmet etmekten kaçamıyor. Bu biçim bugün, Baal ve Moloch ittifakının hücumuna uğrayan İran’a ya da Ali Şeriati’ye karşı mezhepçi argümanlarla “sallamayı” mümkün kılmaktadır; pek çok ateist, modernist, laikçi benzerleri gibi, bir önceki ateist versiyonu gibi. Altay Cem Meriç hâdisesi; tarzı, tekabül ettikleri, yan yana geldikleri iyi bir örnek olmuştur.

Neticede, Allah var, Baal ve Moloch da yaşıyor; bu tarihsel ve sınıfsal cephelerden birine müzahiriz, idrak etsek de etmesek de.

Onur Şahinkaya

16 Mart 2026

Fotoğraflar: İran, Irak ve Meksika’da ateşe verilen Baal heykelleri.

Dipnotlar:

[1] Andre Ribard, İnsanlığın Tarihi, Cilt 1, çev. Erdoğan Başar ve Şiar Yalçın, May Yayınları, 1974, İstanbul, s. 72. “Böyle bir kurban merasiminin Kartaca, Fenike kolonilerinde doğrulandığı görülmektedir. İtalyan kazılarından bir takım Tophet’lere rastlanmıştır. Özellikle bu yakma yerleri, Tunus’ta, Malta’da ve Sicilya’da görülmektedir. Kazılarda çok sayıda ölü kavanozları, çocuk kemikleriyle dolu olarak bulunmuştur. Bu tip bir kurbanın İsrail’e, Fenikelilerin tesiriyle girdiği sanılmaktadır.” Mehmet Aydın, Ansiklopedik Dinler Sözlüğü, Din Bilimleri Yayınları, 1. Baskı, Konya, s. 514.

[2] Karl Marks, Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri, çev. Hüseyin Demirhan, Sol Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2009, s. 99.

[3] Karl Marks ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, 3. Baskı, Ankara, 1992, s. 30.

[4] Karl Marks ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto, çev. Nail Satılgan, Yordam Kitap, 2. Baskı, İstanbul, 2014, s. 53.

[5] Karl Marks, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, çev. Erkin Özalp, Yordam Kitap, 1. Baskı, İstanbul, 2016, s. 45.

[6] Karl Marks ve Friedrich Engels, “Friedrich List’in Kitabı Üzerine Bir Makale Taslağı” Serbest Ticaret Sorunu Üzerine’nin içinde, çev. Ekrem Ekici, Notabene Yayınları, 1. Baskı, Ankara, 2014, s. 83.

[7] Karl Marks, “Trade or Opium?” [Afyon mu Ticaret mi?], 1858, New York Daily Tribune, MIA.

[8] Karl Marks, “Inaugural Address of the International Working Men’s Association ‘The First International’” [Uluslararası İşçi Birliği’nin Açılış Konuşması - Birinci Enternasyonal],1864, MIA.

[9] Samule Laing, National Distress’ten [Ulusal Sıkıntı] aktaran Karl Marks, Kapital, 1. Cilt, çev. Mehmet Selik ve Nail Satılgan, Yordam Kitap, 16. Baskı, 2022, İstanbul, s. 635, dn. 115. Engels Büyük kentlerde işçi sınıfının durumunu izah etmek için aynı kavrama müracaat eder: “…sanayi sistemi hakkında işçilerin duygularını dile getiren bir şiirden birkaç kıta veriyorum. Birmingham’da Erward P. Mead tarafından yazılmış olan bu şiir, işçiler arasında yaygınlaşan görüşlerin doğru bir ifadesidir: …İndirin aşağı Moloch Kralını Ey çalışan milyonlar, siz vurun Zincirleri ellerine, yoksa onun tarafından Çökertiliverecek yeryüzündeki tüm topraklar!” Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu, çev. Oktay Emre, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım, 2013, İstanbul, s. 195, 196.

[10] Karl Marks, Kapital, 3. Cilt, çev. Mehmet Selik ve Erkin Özalp, Yordam Kitap, 9. Baskı, 2024, İstanbul, s. 391, 397.

[11] Şeyh Bedrettin, Varidat, çev. Abdülbaki Gölpınarlı, [Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Menâkıbı, Milenyum Yayınları, 2. Baskı, 2008, İstanbul, s. 142 içinde]

[12] Friedrich Engels, Köylüler Savaşı, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, 3. Baskı, 1999, Ankara, s. 58. Müntzer’in yaşadığı mutlak monarşiler devrinde kapitalizmin gelişmesine koşut olarak oluşan nakdileşme eğiliminin de Marks için Moloch düzenine işaretle izah edilmesi uygundur: “Fiyatında ifade edilen değişim değeri, paraya bu özel dönüşüm gerekli olduğu anda feda edilmek zorundadır. Bu nedenle Boisguillebert’in şikâyetleri vardır; örneğin paranın her şeyin cellâdı olduğu, her şeyin kendisine kurban edilmesi gereken bir Moloch olduğu, metaların despotu olduğu yönündeki ifadeleri. Mutlak monarşinin yükseldiği ve tüm vergilerin para vergilerine dönüştürüldüğü dönemde, para gerçekten de gerçek zenginliğin kendisine kurban edildiği bir Moloch olarak görünür.” Karl Marks, Grundrisse: Notebook I – The Chapter on Money [Defter I – Para Üzerine], MIA.

[13] Victor Hugo, Sefiller, Cilt 1, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2013, s. 29 içinde Charles Baudelaire, Victor Hugo’nun Sefiller’i, çev. Canan Özatalay.

[14] Karl Liebknecht, Seçme Yazılar, çev. Alp Tümertekin, Belge Yayınları, 1. Baskı, 2009, s. 54 vd. içinde: “Prusya Diyet Meclisi’ndeki söylev”, 16 Mart 1916.

[15] Rosa Luxemburg, Spartakistler Ne İstiyor?, çev. N. Sarıali, Belge Yayınları, 1. Baskı, 1979, İstanbul s. 119.

[16] EFTA01589335 ve EFTA01223564 numaralı belgeler, Justice.

[17] Hikmet Kıvılcımlı, Allah - Peygamber - Kitap, Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2. Baskı, 2015, İstanbul, s. 126.

[18] Karl Marks, Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri, s. 98.

[19] “Kocam şu anda Doğu Sorunu ile derinden meşgul ve Muhammed’in evlatlarının tüm Hıristiyan sahtekârlarına ve ikiyüzlü vahşet tellallarına karşı sergilediği dürüst ve kararlı tavırdan büyük bir memnuniyet duyuyor.” “Jenny Marx to Friedrich Adolph Sorge” [Jenny Marx’tan Friedrich Adolph Sorge’e mektup], 1877, Collected Works, s. 447, MIA.

[20] Karl Marks, Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri, s. 100.