Son aylarda, Ankara’da köpüğü medyaya ancak yansıyan bir kaynaşma söz konusu. Rasim Ozan Kütahyalı, Oğuzhan Uğur gibi tiplerin elden geçirilmesinin, açıklanan para pul gerekçelerinden daha önemli sebepleri olduğu ve siyasî hedeflere yöneldiği giderek belirginleşiyor.
Misal, Kütahyalı’yı –iddia o ki onun tanıklığı sayesinde– Cem Küçük’ün, oğul Uğur’u, babası Hasan Atilla Uğur’un gözaltına alınması takip etti. Kütahyalı, ikinci hâdisede de tanık olarak yer aldı. Sözüm ona “gayri ciddi” tiplere dokunarak başlatılan süreç, dizilere ve nihayetinde derin devlet adamlarına uzandı. Operasyonlar finansal soruşturmalarla iç içe geçti.
Hâlihazırda hâdiseler; örtülü operasyonlar, itişmeler, sıkletten düşürmeler tarzında ilerliyor; işin merkezinde bulunan aktörlerin dışında, olanı biteni açıklıkla bilmenin imkânı bulunmuyor. Bu vaziyet teoriye müracaatı zorunlu kılıyor. Derin devlet unsurları, siyasî bir hamlenin merkezinde yeniden beliriyorsa, onun işlevini ve sınırlarını gözden geçirerek sorunu kavramaya yaklaşabiliriz.
Derin devlet (deep state), çerçevesi iyi bilinen, ortaya çıkışı ve işlevleri belli bir kavram. Türkiye’de doğuyor. Çevresine ve nihayetinde dünyaya buradan ihraç ediliyor.[1] İmparatorun idaresinden çıkarak kolektif idareye yönelmiş ve devamında savaş şartlarında yaşamsal krizlere girmiş Osmanlı devlet sisteminin yeniden formatlanması sürecinde ortaya çıkıyor.
II. Abdülhamid, imparator yetkilerini kullanan son padişahtı. Onun devrinde, kapitalizmin ihtiyaçları dâhilinde, kolektif bürokratik idare rejimi Osmanlı ülkesinin kapısına dayanmıştı; Tanzimat’ta ilk adım atılmıştı. II. Abdülhamid, buna karşı istibdat adı verilen ciddi bir set çekti ancak nihayetinde kurduğu baraj çöktü.
Eski devirlerde ajanlık faaliyetleri, idareye el atan tarikatlar vs. vardı; derin devleti bunlarla karıştırmamak gerek. Bugünkü anlamıyla bir idare rejimi olarak derin devlet, Türkiye’ye ve dünyaya II. Abdülhamid’de temsil olunan imparatorluk idaresinin çöküşü anında geldi, sonra Birinci Dünya Savaşı’nın kriz ortamında ordu orijinli Teşkilât-ı Mahsusa olarak gelişti ve devletin yeni formunda yerini aldı.
Kabaca tarif edecek olursak, imparatorluk düzeninde siyasal idare; imparator, onun manevî şahsiyeti ve çevresinde toparlanan adamlarının eliyle kotarılıyordu. Bu adamlar, asla bugünkü anlamıyla bürokrat olmadılar. Bu adamlar imparatorun manevî şahsiyetinden bağımsız bir idareye de yönelmediler, zaman zaman isyan çıkardılar, padişah devirdiler ancak nihayetinde yeni bir padişah etrafında toplandılar. “Kaderine terk edilemeyecek kadar” önemli ülkelerde bu sistem, kapitalist üretim ilişkileri icabı, çöküşe geçince, zaten bu çöküş sürecinde oluşmuş bürokrasi (temelde asker, istihbarat ve müsteşarlar; belli dönemlerde askerî polis ve özel valiler) toplum idaresine eklendi.
Derin devlet, paralel devlet değildir, kabaca asker ve sivil bürokratlardan oluşur. Bugünkü yanlış bilinç ve kavrayışsızlığın kaynağında bu iki kavramı karıştırmanın önemli bir yeri var; karıştırma kendiliğinden de ortaya çıkmış değildir, perdeleyici bir edebiyat yıllar içinde zihinlere işlenmiştir. Misal, Türk dizilerindeki karanlık konsey sahneleri…
O hâlde şunu söyleyebiliriz: Demokrasi, önemli ülkelerde derin devletle bütünlenerek işlemiştir. Buradan şu yargıya da varabiliriz: Sistem demokratikleştikçe derin devletin rolü büyümek zorundadır; sistem imparatorluk idaresine meylettikçe derin devletin işlevi daralır. Bu tez yönünden, MGK’nın gelişim çizgisini bir sağlama aracı olarak kullanabiliriz.
Mustafa Kemal’in padişah olmadığı ve fakat sisteme adamlarıyla birlikte egemen olduğu 1926-1938 aralığının ürünü olan Yüksek Müdafaa Meclisi (k. 1933) ülkenin seferberlik ihtiyaçlarını gözetmek gibi dar bir askerî alanda iş görüyordu. Ülke çok partili düzene geçtiğinde, idare Demokrat Parti’ye devredilmeden önce birtakım ayarlamalar yapıldı, bu kapsamda Yüksek Müdafaa Meclisi’nin yerini, Cumhuriyet’in ilk gerçek seçiminden hemen önce, 1949’da, Millî Savunma Yüksek Kurulu aldı. Bu Kurul artık güvenlik siyasetini de belirleme görevini almıştı. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en demokratik anayasasını çıkaran 27 Mayıs idaresi, 1961 Anayasası’yla, Millî Savunma Yüksek Kurulu’nun yerine Millî Güvenlik Kurulu’nu getirdi, kuvvet komutanları da artık Kurul’daydı; hatta Kurul’un asker olan genel sekreteri de toplantılara katılmaya başladı. Kurul artık ayda bir toplanıyordu. Demokrasiyi yaşatmak üzere devrimci durumu engelleyen 12 Eylül Anayasası, Jandarma Komutanı’nı kurula dâhil etti. Kurul, sonradan ortaya çıktığı üzere, Türkiye’de siyasetin en polarize olduğu, Batı tarzı koalisyon hükûmetlerinin kurulduğu 90’larda artık yargısız infaz listelerinin ele alındığı bir mekanizma hâlini almıştı; MGK Sekreterliği, Toplumsal İlişkiler Başkanlığı (TİB) eliyle ülkeye yön veriyordu.[2]
Türkiye’de demokratik sistem kriz sonrası, iki partili düzen lehine sadeleşmeye başlar başlamaz MGK’nın rolünün de daralmaya başladığını görüyoruz. 2003’te MGK kararlarının Bakanlar Kurulu’nda dikkate alınma zorunluluğu kaldırılmış, toplantılar iki ayda bire çekilmiş, genel sekreterlik işi sivillere geçmiş, TİB kapatılmış, ilerleyen süreçte genel sekreterin Genelkurmay başkanının önerisiyle atanması şartı da kaldırılmıştır. Yine ilerleyen süreçte Jandarma komutanı da kuruldan çıkarılmıştır. Ancak sistem 1949 öncesine de dönmemiştir. Kuvvet komutanları yerlerini korumakta, millî güvenlik siyaseti hâlâ burada belirlenmektedir.
MGK’nın mevcut durumu, ülkenin bugünkü genel iç siyasî dengesini de yansıtmaktadır. Bu durumu akılda tutmak kaydıyla, demokratik işleyiş ile derin devlet arasındaki ilişkiyi gösterdiğimize göre, son gelişmelere dönebiliriz.
Türkiye’nin askerî ve iç idarî kapasitesinin giderek arttığı, çevresine ve hatta Kızıl Deniz uçlarına kadar yayıldığı bir gerçek. Bahsi geçen saha muhtemel dünya savaşının merkezî noktalarını teşkil ediyor. Aynı zamanda Türkiye’nin kronik malî sorunları varlığını koruyor. Bu şartlar altında, seçimli idare rejimi sürecek ise daha sert bir bürokratik hâkimiyet kendisini dayatmak zorundadır. Asker ve istihbarat örgütü bu işin doğal liderliğini yürütecektir. Yok, eğer bir şekilde seçimsiz bir idareye geçilecek ise bürokrasinin ona göre yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir ki buna direnç gösterilmemesi düşünülemez.
Siyaseten Erdoğan’a meyleden Davutoğlu’nun önünün, derhal uyduruk bir soruşturmayla kesilmesi, derin devletin eski aparatlarından Mücadele Birliği[3] kökenli Melih Gökçek’in elden geçirilmesi, aynı günlerde devlet adamı Mansur Yavaş’ın üst üste Erdoğan temasları, “seçimin atlatılması” üzerine yapılan açıklamalar, Kozinoğlu cinayetinin FETÖ’süz ve derin devletli konuşulmaya başlanılması, Ankara’daki grupların el altından idare ettiği fonlara yönelik operasyonlar iç içe geçmiştir.
Bu tür operasyonlardan hukukî sonuçtan çok siyasî sonuç beklenir. 1926’da derin devlet kadroları sistem dışına itilirken, misal Kâzım Karabekir hakkındaki dava netice vermemiştir ancak tardedilmesine yaramıştır.
Biz şu anda bir karara varılıp varılmadığını, birileri karar vermiş olsa dahi bu kararı derhal icra edecek güce sahip olup olmadıklarını bilmiyoruz; dahası sanmıyoruz. İhtimal o ki, bir kararlaşma ve kriz anındayız. Bu kriz öncelikle dâhilidir; sonra ABD’ye yakınlaşmakla da alâkalıdır.
Gökçe Kutlu
21 Eylül 2026
Dipnotlar:
[1] Mehdi Zibaei, “Deep State in Egypt: From Revolution to Dictatorship”, The Quarterly Journal of Political Studies of Islamic World, Vol. 8, Sayı 31, Sonbahar 2019, 97-112, s. 101; Ryan Gingeras, “Last Rites For A ‘Pure Bandit’: Clandestine Service, Historiography and The Origins of The Turkish ‘Deep State’”; Matthew Wills, “The Turkish Origins of the ‘Deep State’”, Jstor; Francis Fukuyama, “In Defense Of The Deep State”, Asia Pacific Journal of Public Administration, 2023, 46/1, 1–12, Tandfonline.
[2] 1992 MGK kayıtlarından, tüm devlet sisteminin ve toplum idaresinin sıkıca Kurul’un takip ve yönlendirmesine bağlandığı anlaşılıyor, metinde bu yönelimin gerekçesi olarak demokratik düzenin getirdiği sonuçlara vurgu yapılıyor [“Susurluk devlet çetesini de kuran ‘gizli’ damgalı belge kâğıt hurdacısından çıktı”, 22 Nisan 2024, Independent Türkçe.]
[3] 12 Mart darbesini destekleyen, istihbarat güdümündeki milliyetçi mukaddesatçı örgüt. Ayhan Bilgen, Melih Gökçek, Altan Tan, Cemil Çiçek ve niceleri burada mayalanıyor. Etkisi hâlâ sürüyor: “Yeniden Millî Mücadele Hareketi’nin genel konsepti de benim için önemliydi. Bugün de hâlâ önemini koruyor bence.” [“Ayhan Bilgen anlatıyor: Yeniden Milli Mücadele’den MAZLUMDER’e, Müslüman Sol’dan HDP’ye: ‘Dogmatikleşen hareketler ya ölür ya da ölümlerini uzatır’”, 10 Şubat 2022, Serbestiyet.]