Futbol, kaleci mevkiisi dışarıda bırakılarak ele alındığı zaman, pozisyondan çok ilişki oyunu olarak değerlendirilebilir. Bilhassa günümüzde, oyun içi bağlantıların önem kazandığı, oyun içerisinde bir oyuncunun terk ettiği alanı hangi oyuncunun doldurması gerektiğine kadar, sahadaki her oyuncunun çoklu görev tanımıyla yetkilendirildiği bir anlayışa yönelmiştir. Rakip analizinin, maç önü hazırlıkların bilimsel veriler ışığında gerçekleştirilmesi, dikey biçimde tepeden aşağıya doğru hareketle yaygınlık kazanmaktadır. Yaygınlık kazanan bir başka uygulamaysa VAR (video yardımcı hakem) uygulamasıdır. Kazanan tarafın ciddi boyutta maddî gelirler elde ettiği ödül odaklı bu oyunda, hakem tarafından alınan saha içi kararların doğrudan sonuca etkisinin azaltılması için otomasyon uygulamaları devreye sokulmuştur. Uygulamaların tarihçesiyle alâkalı yorum içeren çeşitli kaynaklar mevcuttur, incelenebilir.[1]
VAR sistemi kâğıt üzerinde belirli bir protokole bağlı kalınarak uygulanacağı varsayılan, oyun içerisinde sonuca doğrudan etki etmesi söz konusu pozisyonların, VAR hakeminin önerisiyle baş hakem tarafından incelenmesini ve alınan kararların gözden geçirilmesini içerir.[2] Bu genel protokol, çeşitli yerellerde farklı biçimlerde uygulanabilmekte olup, hakemler dış belirleyenlerin etkisinde kalmaya devam etmektedirler. Bu da otomasyonun, saha içi kararlardan dolayı çıkan tartışmaların son bulmasını sağlayacağı yönündeki öngörüyü boşa düşürür. Futbolun temaslı bir oyun olmasından kaynaklı, hakemlik müessesesinin tasfiyesi ve maçların tam otomasyon yoluyla insansız idaresi de mümkün olmayacaktır. Çizgi kamerası teknolojileri ve toplara yerleştirilen çiplerle birlikte ofsayt pozisyonları ve topun çizgiyi geçip geçmediği belirsiz olan pozisyonlar üzerine yapılan tartışmalar büyük ölçüde minimize edilmiştir. Kısmi olarak bazı tartışmalar son bulur gibi olsa da problemin ana gövdesi varlığını sürdürmektedir.
Futbol, ulusötesi şirketlerin rekabet ettiği bir endüstri hâlini almıştır. Futbolda adalet talepleri vicdanlara hitap etmez. Futbolun yeniden üretimi için hakemlik müessesesinin istismarı şarttır. Kitlelerin, milyonlarca dolarlık yatırımlar yapan kulüplerin “sportif başarısızlıkları”na karşı politik tepkiler vermesin diye, perde arkasındaki öznenin (sermaye) arzuları doğrultusunda hakemlerin yozlaşmış olduğu vb. argümanlara ikna edilmeleri gerekir. Bu tür argümanların sahipleri, günün kazananı ve kaybedenine göre değişse de kendileri değişmez. Perde arkasındaki özne hiçbir koşulda adlandırılmaz, bir cisme büründürülmez. Profesyonellikten, yani ticarî kaygılardan azade olmayan bu tartışmalar, bir karşı kültürün geliştirilmesi amacından ziyade hedef saptırma çabasının ürünüdür. Bu esnada hakemlik müessesesi de endüstrileşen futbolun tüm günahlarını sırtına yükleyerek ağır aksak biçimde ilerler. Öte yandan günümüz toplumunun hiyerarşik yapısı futbolda da vuku bulur. Rakiplerin aynı sayıda sporcuyla sahaya çıkması, yüzeysel biçimde her takımın eşit olduğu fikrine yol açsa da takımların sahip oldukları tarihsel arka plân, dayandıkları sermaye gücü ve devlet nüfuzu sonuca saha dışından etki eder. Güçsüzün güçlüye karşı kazandığı zaferler birer pirus zaferine dönüşür. Varsıl olan taraf, muhtaç olan tarafı sportif ve ekonomik açıdan sömürür. Bu durum, süreç içerisinde sportif başarılar yerine ucuza satın aldığı futbolcuları parlattıktan sonra büyük paralara pazarlamayı önceleyen bir katmanı ortaya çıkarmıştır. Çeşitli sermayedarlar ve ulusötesi şirketler, satın aldıkları kulüpleri bu şekilde projelendirmiş ve futbolun sosyal, sportif taraflarını bir kenara koyarak artı değer yaratımına odaklanmışlardır.[3]
Bu noktada, yakın zamanda Bilim ve Gelecek dergisinde Dr. Hüseyin Karakuş imzasıyla yayımlanan bir yazıya dikkat çekeceğiz. İlgili yazı meseleye Batı-merkezli düşünce sistematiğinin penceresinden bakarken dar ve derinliksiz bir açı barındırıyor. Yazar, futbolun devasa bir endüstri olarak bina edilmiş olmasını göz ardı ediyor ve kapitalist rekabetçiliğin hükmü altında kazanmak için tüm yolların mübah sayıldığı gerçeğini teğet geçer cümleler kuruyor.[4] Futbol sahasındaki adaletsizlikleri, “Batılı” anlamda kurumsallaşmayı gerçekleştirememiş olmakla, profesyonelleşememiş hakemlik müessesiyle açıklamaya kalkışıyor. Oysa futbolun kanalizasyonundan akan pisliğin önce Batı’dan taşıp, ardından çevreye yayılmış olduğunu herkes çok iyi biliyor. Üstelik yazı çok bariz bir maddî açık veriyor: Hakemlik müessesesi, örnek gösterilen Batı’da da hâlâ tam anlamıyla profesyonelleşememiş ve ücretler bağlamında antrenör/futbolcu, menajer/idareci takımının çok gerisinde seyreder vaziyettedir. Ülkemizdeyse yapılan son zamla birlikte hakemlik ücretleri ortalama ücretin bir hayli üstüne çıkmış ve üst klasman hakemler azımsanmayacak ücretlerle maç yönetir duruma gelmiştir. Bu da hakemliğin, hakemlik gelirleri bağlamında, profesyonelleşmeyi doğuracak düzeyde olduğu yönündeki tartışmaların sürmesine yol açacaktır.[5] Hülâsa, hakem ücretleri ve sporcu/teknik kişi ücretleri arasındaki açı evrenseldir, hakem hatalarının gerekçesi sayılamaz. Bu zan üzerinden ülkemizdeki hakemlerin kazançlarının Batı’daki meslektaşlarına göre alçak düzeyde seyretmesinden mütevellit insanî olarak çürümeye yatkın oldukları, standartsız maç yönetiminin, hataların gerekçesinin bu olduğu çıkarımı yapılamaz. Futbol-sermaye-siyaset üçgeninde kurulan oyunun yarattığı toplumsal baskı hakemler üzerinde oldukça yıpratıcı bir etkiye sahip olmakta, özellikle reytingi yüksek, artı değer yaratımına katkı sağlayan şirketleşmiş “büyük” kulüplerin sahip oldukları taraftar desteğiyle hakemlik müessesesini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalıştıkları inkâr edilemeyecek durumdadır.[6]
Yazar, kapitalizmin tek ve geçerli evrensel toplumsal/ekonomik sistem olduğunu dayatmak, alternatif toplumsal gerçekliklere ve sınıf mücadelesine engel teşkil etmek gayesiyle türetilmiş olan sosyolojizm ideolojisinin at gözlükleriyle etrafına ahkâm kesiyor. İktisat bilimi eliyle rakamlar üzerinden örülen tabloların günlük somut ekonomik deneyimlerin karşısına çıkarılmasına benzer biçimde, sosyolojizm de sosyal/siyasal alanda alternatifsizliğin teorisini üretiyor. Kapitalist üretim biçimi ve onun sosyal izdüşümünün yol açtığı kabukların altındaki yaraları açıklamak için Durkheim’ın anomi kavramına başvuruluyor. Böylece sorunun yapının/sistemin kendisinden değil, yapıyı idare eden insanlardan kaynaklı olduğu sonucuna varılıyor. Eğitimsizlik ve cehalet her şeyin kaynağı oluveriyor. Bu eğitimsizliğin, cehaletin kaymağını yiyen sınıfların varlığından söz edilmiyor. Örnek vermek gerekirse, kapitalist üretim biçimi altında sermaye sahibi olmayıp emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayanların çalışması norm, çalışmadan yaşaması, lümpenleşmesiyse anomidir. Burada kapitalist şartlarda çalışmak kutsallaştırılır, emeğin kapitalizm bağlamında sömürülmesine pozitiflik atfedilir. Fakat kapitalizm ücretleri baskılamak, güvenlik politikalarını dayatabilmek ve ahlâkî normlarını oturtabilmek için hiçbir işe sahip olmayan yığınlara ihtiyaç duyar. Yedek işgücü ordusu bütüncül hâlde bakıldığı zaman oluşmuş ve süregiden bir kapitalist toplumun katıkları arasında yer alır. Bu durumda kapitalizmin Marksist anlamda vulgar bir çözümlemesini yapacak olursak, işsizlik dolayısıyla yedek işgücü ordusu kapitalizm açısından bir anomi olamaz, kâr oranlarını istediği düzeyde tutabilmesi açısından bir gerekliliktir, hâliyle normdur. Kapitalizmin maddî gerçeklerden, tarihsel koşullardan soyutlanmış güçlü kurumlar (“hukuk devleti”)=güçlü ekonomi/sosyal yapı biçimindeki formülasyonu, emperyalist kapitalizmin toplumlar üzerinde uyguladığı vahşetin sorumluluğunu özne olarak ona değil, istismar edilene yani nesneleştirdiğine yüklemesinin formülasyonudur. “Fukaralıktan, adaletsizlikten, sömürülüyor olmandan, seni sömüren ben olsam dahi sorumlu sensin.” diyebilmenin formülasyonudur! Tarihselliğinden arındırılmış, somut karşılığı olmayan muhayyel kapitalizm anlatısının anomi/norm kavramsallaştırması aracılığıyla idealize edilmesinin gerekçesi, sınıf mücadelesini üstü kapalı biçimde ‘sakatlık’ olarak aksettirme çabasına dayanır. Yazarımız bu yüzden aşağıdaki kelimeleri yazma ihtiyacı duyar:
“Kısa sürede gelişen ekonomik ve siyasî altüst oluşlar, sosyal yaşamda yeni bir norm düzenine değil ahlâkî çöküşle özetlenebilecek norm yitimine neden olur.”
Siyasî ve ekonomik alt üst oluşların (devrimci durumlar kastediliyor), verili üretim biçiminin doğurduğu sınıfsal karşıtlıktan meydana gelen gerilimin çözümüne yol açmayacağı, lâkin ahlâkî çöküntü yoluyla toplumun çözülüşüne sebep olacağı yazarımız tarafından buyrulur. Yönetenlerin eskisi gibi yönetememesi, yönetilenlerinse eskisi gibi yönetilememesi kurallar fetişizmi nezdinde şeytanlaştırılır. Boğulan, öcüleştiren; ezilenlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkıdır. Hâlbuki siyasî ve ekonomik sıkışmalar, verili sosyal ve ekonomik düzenin normlarının meşruiyetlerini kaybettikleri anlardır. Devrimci sınıfın kendi ahlâkî, sosyal ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden yeni bir norm düzeniyle sahneye çıkması için gerekli ortam hazırdır. Diyalektik süreç burada görünür olur; oluşan müsait koşullar, devrimci özneyi harekete geçmek üzere tetiklemesi açısından bir çekme hareketine benzer. Öznenin sergilediği iradeyse itme hareketiyle ilişkilendirilebilir. Alıntıladığımız yazı ve benzeri yüzlerce metinde yer alan telkinler, öznenin itme hareketine duvar olurlar. Aynı tornadan çıkmışçasına yayılır, birbirleriyle karşıt görünen yüzlerin çizgilerinde kendilerini sergilerler. Yazdıklarından CHP’li olduğu çıkarımını yaptığımız yazar ve türevlerinin çabalarıyla işçi sınıfı manipüle edilir, pasif kalmaya şartlandırılır. Yaşamın taraf tutmak olmadığı öğütlenir, toplumda kayıtsızlık örgütlenir. Kayıtsızlık öğretisinin neticesi olarak tüm olup bitenler dar bir grubun işgüzarlığı ya da art niyetiyle açıklanır, sermaye düzeni aklanır. Bu yüzden tıpkı Gramsci gibi[7] biz de kayıtsızlardan ve kayıtsızlığı örgütleyenlerden nefret ediyor, yaşamanın taraf tutmak olduğuna inanıyoruz.
Emre Çayırova
8 Şubat 2025
Dipnotlar:
[1] Müge Demir, “Endüstriyel Futbol ve Futbolda Teknoloji Kullanımı”, TRT Akademi, Cilt 5, Sayı 9, 2020, DergiPark.
[2] VAR, TFF.
[3] Serdar Sarı, “Futbolda ‘Red Bull’ devrimi”, 26 Ekim 2019, TRTSpor.
[4] Dr. Hüseyin Karakuş, “Futboldaki yapı ve hakemler”, 17 Aralık 2024, Bilim ve Gelecek.
[5] İsmail Sarp Aykurt, “Hakemliğin konuşulmayan yönü: Maaş ve gelirler...”, 22 Mayıs 2021, Sol.
[6] Mustafa Sönmez, “Küresel-Endüstriyel Futbol ve Dört Büyükler”, 31 Ekim 2013, Bianet.
[7] Antonio Gramsci, “Kayıtsızlardan nefret ediyorum”, Şubat 1917, Vesaire.