“İki motorda iki sınıf çarpışıyor.
Biz silâhsız onlar kamalı”
[Nâzım Hikmet –28 Kânunusani]
“Türk paşalarını siz bilmiyor değilsiniz, onların sözüne inanmaya gelmez, onlar eski kurtlardır.”
[Şerif Manatov –28-29 Kânunusani 1921]
1920-1921 sürecinde Türkiye ve Türkiye’deki sosyalist mücadele ile en genel anlamda sınıf-iktidar savaşımı kritik bir eşikten geçmiştir. Bu eşik ve hemen devamında gelen yıllar, saydığımız üç unsurun kaderini belirlemiş, yapıtaşlarını yerine oturtmuştur.
Süreç, Türkiye coğrafyasında beliren sınıfsal ve uluslararası politik dengenin tarihsel sonucu olarak şekillenmiştir. İçeride burjuvazinin ve sosyalist hareketin girdiği yeni ve kurucu çekişme; dışarıda emperyalizm ile Sovyetler arasında gerçekleşen ve nihayetinde yüzyılı kapsayan bir dengeye oturacak olan bir mücadele söz konusudur.
1920-1921 sürecinde Türkiye’de sömürenlerle sömürülenler ve tüm karışıklığına rağmen, onların politik temsilcileri ve örgütleri tarih sahnesindedir. Tabiî eşitsiz gelişmiş olarak. Bir iktidar ihtimali doğmuş ve sönmüştür.
Türkiye sosyalist hareketi hep mücadele hâlinde ancak tarihinin Marksist tahlilinden yoksun olarak, hep yeniden başlayarak günümüze gelmiştir.
Tarihsizlik, bizi boş meydanda cirit atan-tarih yazan burjuvazinin seyircisi konumuna düşürmüştür.
Batının sınıf savaşımları tarihini ezbere bilen solculuğumuz kendi tarihini, Türkiye’de sınıf savaşımlarını hatırlayabildiği zamandan, yani 1960 sonlarından başlatmıştır. Bu tarih öncesi gerçekleşen sınıf savaşımı yok sayılarak, küçümsenerek üzerinden atlanmaktadır. Oysa bu sürece de kaynaklık eden, karakterimizi veren tarih, toz toprak altında tahlil ve idrak edilmeyi beklemektedir.
Yazı, bu zorlu işe davet etmek ve ilgi çekmekten daha öte bir iddia taşımamaktadır. Eleştirilmeyi beklemektedir.
Ortam
1918 sonunda, Türkiye coğrafyasında kaybedilmiş bir dünya savaşı, yıkım ve kitlelerin amansız memnuniyetsizliği söz konusudur. Halk kesimleri arasında görülen memnuniyetsizliği kabaca ikiye ayırmak gerekir. Bir tarafta Osmanlı’dan bu yana sömürülen, asker ve vergi veren sınıfın son yıkımla ne takati ne de sabrı kalmıştır. Diğer tarafta tehcir, soykırım, özetle sermayenin Türkleşmesi hareketleri ile zenginleşmiş, gayrimüslim zenginliğine el koymuş taşra eşrafı ile yeni yetme ticaret burjuvazisinin oluşturduğu kesim de işgal (onların bakış açısıyla mülk sahiplerinin geri dönmesi) karşısında tepkilidir.
Burjuvazinin hâkim kanadının yönetici takımı ülkeyi terk etmiş[1], iktidar boşluğu, yerel kongre iktidarları ile doldurulmuştur. Kongre iktidarlarının örgütleyici unsurları devrik İttihatçı kadrolardan arta kalanlar ve yerel eşraf-ticaret burjuvazisi takımıdır. Teşkilâtların vurucu silâhlı gücünü ise köylüler, yoksullar, kaçaklar, suçlular özetle Cemal Paşa’nın deyimi ile “esafil-i nas” teşkil eder.[2]
Ayrıksı bir örnek olarak, o dönem yakın tarihine kadar Rus Çarlığı’nın 40 yıllık işgalinden yeni çıkan Kuzey Doğu Anadolu ve Kafkasya’nın bir kesiminde adıyla sanıyla bir şura (sovyet-halk meclisi) kongresi vücut bulmuştur. İngiliz emperyalizminin fiilî müdahalesi ile yıkılacak olan yönetimle İttihatçıların da irtibat hâlinde oldukları bilinmektedir.
Osmanlı egemen tabakasının emperyalist kampların arasında Alman tarafı ile iş tutan ve yayılmacılığı hedefleyen partisi inisiyatifi kaybederken tarih, İngiliz emperyalizmine meyleden, dengeci ve küçülmeci politika izleyen bir ekibin yükselişini göstermektedir.
Hiç şüphesiz, Rusya’da gerçekleşen ve 3-4 yıl içerisinde kalıcılığını ispatlayan sosyalist devrim, tüm doğu coğrafyasında, tüm sınıflarda, kendi meşreplerince, bir kurtarıcı olarak algılanmaktadır. İttihatçılardan Kemalistlere, her çeşit sosyalist gruplardan İran köylü hareketine tüm coğrafya yüzünü ve sözünü Sovyetler’e dönmüştür.
Bu momentte Türkiye’de burjuvazinin yetenek ve birikimi, dışarıda ve içeride yürüttüğü denge politikası ile kendisine bir “tampon devlet”[3] armağan etmiştir.
Kuruluşta burjuvazi karşısında etkili bir sol alternatif bulmuş, iki taraf da politik taktik ve stratejilere başvurmuşlardır. Politik taktik ve strateji, savaşan tarafların ve onların örgütlerinin de var olduğuna işaret eder. Her sınıf öğrendiğini uygulamıştır. Bu yıllardan biraz daha geriye bakmak gerekecek.
Solun Vücut Bulması: Balkanlar ve İstanbul – Mayalanma
Osmanlı İstanbul’u, daha da ağırlıklı olarak Balkan coğrafyası, sosyalist hareketin ilk şekillendiği sahalar olmuşlardır. İlk oluşumlar, döneminin bütün önemli siyasî akım ve kurumlarının etkisi altındadır. Ağırlıklı olarak gayrimüslim milletlerde karşılık bulan sosyalist hareketler 20.yy başı itibarıyla 2. Enternasyonal ile de bağ kurmuşlardır. Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Ermeni Daşnaksityun uluslararası sosyalist hareket tarafından tanınan partiler durumundadırlar.
Hâkim durumda olan milliyetçilik ideolojisi, kurulan siyasî yapıların tek milletli yapılar hâline gelmesine yol açmış, birlik çalışmalarını akamete uğratmıştır. Selânik özelinde 1908 senesinde başlayan Bulgar-Yahudi sosyalistlerinin yakınlaşması iki yıl sonra dağılmıştır. Yine İstanbul’da vücut bulan çok milletli Sosyal Demokrat Partisi, Sosyalist Merkez gibi yapılar, unsurların çekişmesi ile akamete uğramışlardır. Zamanla çok dilli ortak yayın çalışmalarının, ortak örgütlenmelerin yerini tek dilli yayınlar ve örgütler alır. Bulgarlar, Yahudiler, Türkler… Kim nerede hâkim ve kalabalıksa kurulan ortaklıklar onlara mâl edilir.
Dönemin ilginç bir karakteri de şekillenmekte olan milliyetçilik ile sosyalistlik arasında meydana gelen geçirgenliktir. Her iki toplumsal hareket de birbirinden fikren etkilenmekte ve önemli kadrolar ayaklarını her iki zemine birden basmaktadırlar. Örneğin Selânik’te kurulan ve her milletten işçileri örgütlemeyi hedefleyen Sosyalist Kulüp’ün dört dilli gazetesinin Türkçe sayfalarını hazırlayan Şair Rasim Haşmet’i milliyetçi Ziya Gökalp’in Yeni Felsefe Mecmuası’nda da sosyalizm üzerine yazarken görürüz. Bu dönem yazılanlar, genelde sosyalizm tarif eden, sosyalizmin tanıtılması amacını güden ve Batı emperyalizmine karşı millî iktisatçılığı savunan cinsten yazılardır. Milliyetçi, devletçi bir iktisat söylemi yazılara hâkimdir. Bu söylemin bir benzeri ileride, Kemalizm’in dönemsel “devletçi iktisadı”nda kendini gösterecektir; diğer yandan da Kemalizm’in soldan adam devşirmesine de yol açacaktır. Etkilenme tabiî ki tek yönlü değildir. Dönemin milliyetçi düşünürleri de zaman içinde sosyalizme kazanılmışlardır. Bunların bir kısmı dönmüş, bir kısmı kalıcı olmuştur. Yine 1920 TKP’sinin önderi olacak M. Suphi, bir dönem milliyetçi Yusuf Akçura’nın Millî Meşrutiyet Fırkası’nda çalışmış, Fransa’da yazdığı doktora tezinde millî bir tarım politikasından bahsetmiştir.
Tüm bu etkilere kaynaklık eden önemli tarihsel olgu da Jön Türkler eli ile Avrupa’dan içeriye ithal edilen Osmanlı aydınının kafasındaki sosyolojik pozitivizm ile Marksizm arasında kısa bir mesafenin mevcut olmasıdır.
Osmanlı döneminde sosyalist aydının fikir dünyasına önemli ve kalıcı etkilerde bulunan isimler arasında Parvus, Jean Jaures ve Barbusse gibi düşünürleri anmak gerekir. Bir dönem İstanbul’da da yaşayan batılı sosyalist Parvus, Osmanlı’nın sömürgeleştirilmesi, kapitülasyon karşıtlığı, devletçi ekonomi yaklaşımları ile Osmanlı Sosyalist Fırkası’nı, dönemin Türkçülerini etkilemiş; aradaki fikrî mesafeyi kısaltmıştır. Yine Osmanlı Sosyalist Fırkası kurucusu Hilmi’den[4], TKP liderlerinden Şefik Hüsnü ve çevresindeki birçok ismi etkisi altında bırakacak olan Jean Jaures’un milliyetçilikle sınıf kavgasını yakınlaştıran fikirleri, H. Barbusse’ün işçi sınıfının aydınlatılması, yukarıdan bilinçlendirilmesi düşüncesi (ya da bu aydınların daha derinlikli yaklaşımlarının bilerek bilmeyerek basite indirgenmesi) ileride Türkiye sosyalist hareketinin önder kadrosu olacak kesimleri etkilemiştir. Aydın tavrı, aydın hareketi tutumu, baskı dönemlerinde savaşkan bir yol yerine sığınılacak bir liman olarak, hep belirmiştir.
M. Suphi’nin, Şair R. Haşmet’in sosyalizmi anlatan, açıklayan yazılar yayımladıkları bu yıllar aynı zamanda grevlerin meydana geldiği yıllardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) duruma kayıtsız kalmamış ve sosyalist yapılar pek çok defa (1910 ve 1913 yılları parti yasaklamaları ile bilinir) tutuklamalara ve baskılara maruz kalmışlardır.[5] Devletten gelen baskılar karşısında sosyalistlerin tutumları tarih içerisinde tekrar etmiştir. Dağıtılan yapılardan, burjuvazinin her kanadına (Ziya Gökalp çevresinden, Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne) kaymalar görülür. Kaymanın zihnî altyapısı, yukarıda gerekçelendirildiği üzere, hep var olagelmiştir.
Yeri gelmişken, bu fikir dünyasında mayalanan sol kadroların sınıfsal yapısına kısaca bakmak gerekir. Sosyalist hareketin vücut bulmasından bu yana, içerisinde her zaman işçiler var olmakla beraber, hareketin asıl taşıyıcıları ve belirleyicileri ağırlıklı olarak öğrenci-memur kesiminden çıkmıştır.
Burada özellikle Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’na eğilmek gerekir. Belki de kadro yapısı, ideoloji ve stratejileri ile Türkiye sosyalist hareketinin kaderine en belirleyici etkileri bu hareket yapmıştır. 1919 yılı itibarı ile Almanya’da devlet tarafından eğitim ve staj amaçlı gönderilmiş 4.000 kadar genç bulunmaktadır. Bunların içerisinden Almanya’da yükselen sosyalist hareketten etkilenen bir grup öğrenci ve işçi Kurtuluş adında bir gazete çıkartıp Türkiye İşçi ve Çiftçi Fırkası’nı kurmuşlardır.[6]
Kurucu kadroları arasında, daha sonra Cumhuriyet’in de kurumsallaşmasında önemli rol oynayacak, Mehmet Vehbi Sarıdal (ileride CHP milletvekili olacak), Nurullah Esat Sümer (Sümerbank Genel Müdürlüğü, Maliye Bakanlığı görevlerine getirilecek), İlhami Nafiz (ileride Etibank Genel Müdürlüğü yapacak) gibi isimler bulunmaktaydı. Yukarıda belirttiğimiz gibi kadroların nerede ise tümü batı pozitivizminden derinlemesine ekilenmiş, ilerlemecilikle Marksizm’i bir tutan, bir çeşit aydın sosyalizmine inanan, orta sınıf kökenli öğrencilerden oluşmaktadır.
Birinci Dünya Savaşı sonrası Almanya’dan Türkiye’ye dönüşler başladığında, buradaki sosyalistler de topluca dönüş yoluna girmişlerdir. Anadolu’da eski İttihatçı kadroların önderliğinde milliyetçi örgütlenmenin hız kazandığı 1919 yılında, İstanbul’da Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın devamcısı Türkiye Sosyalist Fırkası ve TİÇSF başta olmak üzere, tüm sosyalist grupların gündeminde seçimler vardır.
Seçimlerin neticesinde sosyalistler hiçbir somut başarı elde edemezler ancak seçim sürecinde yoğunlaşan propaganda faaliyetlerinin sosyalistler ve milliyetçiler arasında bir başka etkileşim kanalını açtığı görülür. Örneğin, bir dönem M. Suphi’nin de içinde çalıştığı Millî Meşrutiyet Fırkası’nın devamcısı olan ve iyiden iyiye anti-emperyalist bir söylem tutturan Millî Türk Fırkası’ndan Adnan Adıvar vekil seçilir. Anadolu’da Kuvayi Milliye örgütlenmesinde ve Sovyetler’le ilk ilişkilerin sağlanmasında önemli roller oynayan Karakol Cemiyeti’nin de kurucuları arasında bulunan A. Adıvar, bundan iki yıl sonra Anadolu’da Kemalistler ve sosyalistler arasında yürüyecek ideolojik ve pratik çarpışmada önemli rol alacak olan Yeşil Ordu Cemiyeti’nde de yer alır.
Ancak hikâyenin devamı bize, milliyetçi burjuva aydınlarındaki sosyalistlikten yana kafa bulanıklığının kısa sürdüğünü göstermektedir. Adnan Adıvar, Yeşil Ordu Cemiyeti’nden Tokat Mebusu Nâzım Bey’in İçişleri Bakanlığı’ndan istifa ettirilmesinin ardından bu göreve seçilir. Yeşil Ordu Cemiyeti’nden diğer milliyetçilerle birlikte ayrılan A. Adıvar, Resmî Komünist Partisi’nin kuruluşunda rol alır, daha önemlisi, bakanlığının gücünü Resmî Komünist Partisi’nin sosyalist siyaset üzerinde hegemonya kurması yolunda kullanır, bu partinin resmî kimliğine sahip olmayanların sosyalist siyaset ve propaganda yapmasını yasaklar.[7] Sosyalist mücadele tarihimizde önemli bir taktik evreyi ifade eden bu sürece ileride yine değineceğiz. Burada vurgulamaya çalıştığımız, dönemin sosyalistlerinin zihin kaymalarının, burjuvazinin taktik hamlelerine karşı yetersizliklerinin, taktik ve stratejik hatalarının Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar (şüphesiz daha da eskiye) giden kökleridir.
İşgal Kuvvetleri’nin İstanbul’u resmen ve fiilen işgali ile İstanbul’daki sosyalist hareket, işgal sonuna kadar hareketsiz bir döneme girmiş, önemli sayıda kadrosu ise Anadolu’ya geçmiştir. Sosyalist hareketin temsili bir anlamda Anadolu’ya ve Bakû’ye geçmektedir.
Suphi Kolu – Birliğe Doğru
Hayatı birçok eserde etraflıca işlenen M. Suphi’nin “iktisadî milliyetçilik” ile başladığı fikir yolculuğu komünist önderliğe kadar uzanmıştır. Suphi, “Osmanlı Ziraat Bankası” ismini taşıyan, 1910 yılında tamamladığı doktora tezinde kapitülasyon karşıtı, devletçi bir ekonomi modelini savunmaktadır.
Bilindiği üzere İttihatçılık karşıtlığı onu mahpusluğa, oradan da Rusya’ya sürüklemiştir. Burada tam anlamıyla ihtilâlci komünizm ile tanışan Suphi, kısa sürede Rusya’da esir Türkler içinde sosyalizmin önde gelen savunucuları arasına girer. Bu esir topluluğundan sosyalist bir teşkilât ve silâhlı bir birlik kurmayı becerir.
Sovyetler Rusya Kurucu Meclisi’nin Başkırdistan temsilcisi Şerif Manatov, 1918 yılında “İslam Bürosu”nun kuruluşuna Stalin’in isteği ile öncülük etmiştir. Suphi bu büronun çalışanlarındandır. Söz konusu yıllarda tüm doğu coğrafyasında olduğu gibi Rusya ve Anadolu’daki aydınların da genel kanısı, Dünya Devrimi’nin, ezilen halkların kurtuluşunun merkez üssünün artık doğu coğrafyası olduğudur. Sosyalistler, daha önce yönelmedikleri kadar doğu halklarına ve Müslüman topluluklara yönelmişlerdir. Tabiî bu yönelme tek taraflı değildir.
Anadolu’da Yeşil Ordu Cemiyeti’nin de temellerini atan bu nesnel durum, hükmü birkaç yıl sürecek, ama yeni inşa edilen sistemi önemli ölçüde ürkütecek ve sistemi yoğun bir anti-propaganda savaşına sevk edecek bir devrimcilik doğurur. Bu devrimcilik tarzı ayaklarını, o tarihte bugün pek kolay tahayyül edilemeyecek şekilde, İslam ile komünizmin temel ilkelerini birbirine çok yakın gören, doğu coğrafyasında önemli bir yer tutan algının üzerine basmaktadır. Devrimci hareketin ezilmesi, kadroların tasfiyesi, “Devrimci İslam”, “Müslüman Komünist” yaklaşımını, Türkiye devrimci hareketinin gündeminden çıkartır.
1919’da Birinci Komintern Kongresi’nde konuşan Suphi doğuya devrimcilik atfetmiştir.
1918’de Mustafa Suphi ve arkadaşları tarafından çıkarılmaya başlanan Yeni Dünya isimli yayının Anadolu topraklarına kadar ulaştığı bilinmektedir. Yine 1920 Eylül kurultayında sunulan raporlardan Suphi’nin önderliğindeki teşkilâtın Anadolu’da aktif faaliyet içerisinde olduğu görülmektedir.[8]
1920 yılı Bakû’nün sovyetleşmesine ve bunun üzerine Suphi’nin burayı üs edinmesine sahne olur. Suphi’nin liderliğindeki komünist teşkilât tarafından Anadolu’ya gönderilen Süleyman Sami ve Salih Zeki bir yandan Ankara Hükûmeti ile Anadolu’ya dönüş ve millî mücadeleye katılmak için görüşmeler yaparken, bir yandan da Bakû’de Eylül ayında toplanacak olan birlik kurultayı için dağınık hâlde bulunan komünist teşkilâtlardan delege toplamaktadır.
10 Eylül 1920 günü Bakû’de toplanan Birlik Kurultayı bu sürecin ürünüdür. Kurultay, Rusya, Kafkasya, Doğu’da temelleri atılmış Suphi kolu ile, Almanya’da ve İstanbul’da temelleri atılmış komünist grubun ve Anadolu’da mevzilenmiş, halkla önemli bağlar kurmuş devrimci grubun birlik kurultayıdır. Birlik, Bakû’de, 1920 Eylül’ünün dar imkânları ile başarılmış ve devamında bu imkânlar yitirilmiştir. Ancak 1920 Eylül’ünde Anadolu’da da sosyalist hareketin kaderini tayin edecek günler yaşanmaktadır.
Yeşil Ordu – Halk Zümresi – İktidar Eşiği
Yukarıda tasvirine çalıştığımız atmosfer içerisinde, Anadolu’da, Doğu’ya devrimcilik atfeden, İslam’la Bolşevizm’i yakın gören, Sovyetler’e muhabbet duyan, milletvekili ağırlıklı bir grup tarafından Yeşil Ordu Cemiyeti meydana getirilir. Ancak Cemiyet homojen bir yapıda değildir. Kemalist bir grup (örneğin: Hakkı Behiç, Adnan Adıvar vb.) başından itibaren Cemiyet’e yerleşmiştir.
Sovyetler’de İslam Bürosu’na başkanlık etmiş olan Şerif Manatov, 1920 yılında Ankara’da Başkırdistan temsilcisi sıfatı ile bulunmaktadır. Manatov, etkili bir komünizm propagandacısı ve Anadolu hareketinin belki de tek gerçek destekçisi Sovyetler’in temsilcisi nazarı ile her kademede saygı gören bir isimdir. Tabiî belli bir sınıra kadar!
Manatov’un da faaliyetlerinin etkisi ile Büyük Millet Meclisi’nde yer alan komünistler (Veteriner Binbaşı Salih Hacıoğlu, Nâzım Bey, Z. Nevşirvan vb.) derlenerek Yeşil Ordu Cemiyeti’ni vücuda getirirler. Cemiyet zamanla, Batı Cephesi’nde Yunan kuvvetlerine karşı ve Anadolu’nun farklı bölgelerinde Ankara karşıtı isyanlara karşı savaşan Çerkes Ethem kuvvetleri ile bağ kurar. Bunun yanında Ethem kuvvetlerinin üslerinden bir olan Eskişehir’de Seyyare-i Yeni Dünya isimli etkin bir sosyalist yayın Cemiyet’in kontrolündedir. Yayının isminin başındaki “Seyyare” Ethem kuvvetlerinin ismine (Kuvva-i Seyyare – Seyyar Kuvvetler, gerilla taktiği uygulayan milis güçleri ifade eder), “Yeni Dünya” ismi ise Suphi önderliğindeki grubun çıkarttığı yayına ve temelde Sovyetler’e gönderme yapmaktadır. Yayın faaliyetlerinin İçişleri Bakanlığı bütçesinden desteklendiği bilinmektedir.[9]
Programında İslam Dini’nin esasları ile komünizmin temel ilkelerini birleştiren, bu terkibi Şeyh Servet gibi dönemin din adamı ve siyasetçilerinden destek gören Hareket, BMM’de teşkil ettiği Halk Zümresi Grubu ile çoğunluğu elinde bulundurmaktadır. Mustafa Kemal, grubun propaganda etkisini kırabilmek için Yunus Nadi’ye Halkçılık Programı’nı yazdırır.
Faaliyetleri ve etki alanı genişleyen Yeşil Ordu’dan rahatsızlık duyan Mustafa Kemal, 1920 Temmuz’unda cemiyetin dağıtılmasını emreder; dağıtmaya gücü yetmez ve Yeşil Ordu faaliyetlerine devam eder. Ancak, her sınıf gibi burjuvazinin de öğrendiği mutlaktır. Siyasî kırım taktikleri, saldırının yasal altyapısını hazırlama girişimleri yeri geldiğinde devreye sokulacaktır.
Solun Anadolu’da bir ölçüde parçalı olsa da prestijinin yüksek olduğu, birçok ilde sosyalist yerel gazetelerin çıktığı, komünist hücrelerin kurulduğu, Eskişehir, Kütahya ve çevresinin Çerkes Ethem’in partizanları tarafından yönetildiği, Manatov’un Ankara’nın ileri gelenlerine sosyalizm konferansları verdiği, herkesin kendisini meşrebince Bolşevik addettiği, kızıl başlıklı feslerin takıldığı günler yaşanmaktadır.
İdeolojik – Taktik Savaş
Eylül ayına gelindiğinde Yeşil Ordu içerisinde yer almakla beraber M. Kemal’e bağlı gruptan olan İçişleri Bakanı Hakkı Behiç istifa eder. Yeşil Ordu en itibarlı günlerini yaşamaktadır. Cemiyet’e bağlı silâhlı güçler Anadolu’da Yunan karşıtı mukavemetin belkemiğini oluştururken ve meclis çoğunluğu onların elindeyken, sosyalistleri iktidara bir adım daha yaklaştıracak önemli hamle, H. Behiç’in istifasından hemen sonra gelir. Tokat Mebusu Nâzım Bey, İçişleri Bakanlığı’na adaylığını koyar. M. Kemal’in muhalefetine rağmen ezici bir çoğunlukla seçilir.
Kritik bir sürece girilmiştir. Seçime engel olamayan M. Kemal, son çare, Ç. Ethem’e başvurur. Burada Çerkes Ethem’in anılarında üstü örtülü olarak ifade ettiği (derleyen Kemalist tarihçi Cemal Kutay’ın açık ifadeleri eğip bükmüş olması da muhtemeldir) üzere, Nâzım Bey’in istifa etmemesi hâlinde, M. Kemal batı cephesini Yunan güçleri karşısında yalnız bırakmakla tehdit etmiştir. İşgal günlerinde, fiilî bir iç savaşı göze alamadığı anlaşılan Ç. Ethem bu hususta Nâzım Bey’den ricacı olur (Gerçekten kendisinin yazıp yazmadığı meselesi ihtilaflı olmakla birlikte Anılarım adıyla basılan kitapta Ethem, Nâzım Bey’i tehdit ettiğini ve sindirdiğini övünerek anlatır) ve istek yerine getirilir. Komünistlerin elinden stratejik bir mevzi alınmıştır.[10]
Bu hamleyi, Cemiyetler Kanunu’nun değiştirilerek hükûmet aleyhtarı cemiyetlerin yasaklanması yetkisini hükûmete veren kanun takip eder. Daha önce asker kaçakları için çıkarılmış olan Hıyanet-i Vataniye Kanunu, “yıkıcı faaliyetleri” kapsayacak şekilde genişletilir. Daha sonra bu düzenlemeleri vekillerin özgürce oy kullanmalarını sağlayan gizli oylama yönteminin yerine açık oylama yöntemine geçilmesi takip eder. Bu düzenlemelerden sonra, Kemalistler artık her sıkıştıkları noktada “yıkıcı faaliyet” sopasını muhaliflerin başına indirecek, İstiklâl Mahkemeleri çarkı işletilecektir. Bu söylemin muhaliflerin susturulmasına yasal zemin sağlamasının yanında, uluslararası zeminde de meşruiyet kaynağı olduğu görülmektedir. Ankara Hükûmeti desteğine ihtiyaç duyduğu Sovyetler’in cemiyet kapatmalar ve sosyalistlerin tutuklanmaları ile ilgili her türlü eleştiri ve hatta resmî protestolarına, tutuklananların fikirlerinden değil, “yıkıcı faaliyetlerinden” dolayı tutuklandıkları, savaş günlerinde cepheyi bölmek anlamına gelecek bu davranışların “kabul edilemez” olduğu savının arkasına sığınarak cevap verir.[11] Tabiî dış politikada Türkiye’nin tezleri tek başına belirleyici olamayacaktır; bu tezleri kabule hazır bir muhatap da gerekir. Türkiye hâkim sınıf temsilcilerinin neredeyse son 200 yıldır vâkıf oldukları “içeride ve dışarıda denge siyaseti”, tecrübesiz sol hareket üzerinde yıkıcı bir etki yaratır.
Burjuvazinin yasal manevralarına tekrar dönecek olursak, burada asıl şaşırtıcı olan, ezici bir meclis üstünlüğüne sahip Yeşil Ordu ile içli dışlı Halk Zümresi’nin bu düzenlemelere nasıl geçit verdiğidir. Birçok etken sıralanabilir, Kemalistlerin Yeşil Ordu’dan kopmaları, kopuşun yarattığı dağıtıcı etki ve propaganda üstünlüğü gibi etkenler, 1920 yılı sonlarına dönük izahat için anlamlı birer cevap da olabilir, ancak Yeşil Ordu ve Halk Zümresi’nin gücünün doruğunda olduğu Eylül ayında yapılan baskıcı yasal düzenlemelere geçit verilmesi derinlemesine tahlil edilmesi gereken bir husustur.
Bakû, Eylül ayında Doğu Halkları Kurultayı’na ve Türkiyeli komünistlerin birlik kurultayına sahne olurken, Ankara sert bir tasfiye hamlesinin altyapısını örmektedir.
1920 Eylül’ünün sonuna gelindiğinde Kemalist kadro bir diğer taktiği devreye sokar. Yeşil Ordu içinde bulunan Kemalist ekip Cemiyet’ten ayrılır.
Ekim ayı, Yeşil Ordu’nun etki alanının üzerine, Mustafa Kemal eli ile yeni kurulmakta olan Resmî Komünist Partisi’ni oturtma çabaları ile geçer. Yeşil Ordu’ya bağlı Şeyh Servet, Nâzım Bey gibi isimlerin resmî Komünist Partisi’ne geçmediklerini bildiren duyurularının yayımlanması engellenir. Resmî Komünist Partisi Genel Sekreterliği görevini yürütmeye başlayan Hakkı Behiç’in “Yeşil Ordu”nun yerini resmî Komünist Partisi’nin aldığını duyurması ile kafa karışıklığı artar. Üst rütbeli subaylar, bu danışıklı komünist partiye topluca üye olurlarken, Kemalist aydınlar geri durmazlar, Yunus Nadi, Adnan Adıvar başı çekenlerdendir. Ancak bir yere kadar; M. Kemal yüksek rütbeli subaylar ve yakın çevresinin dışında kimsenin partiye girişine müsaade etmez. Maksat, sosyalist hareketi bir danışıklı dövüşe hapsetmektir.
Tam da bu günlerde, Ankara Hükûmeti’nin yayın organı Hakimiyet-i Milliye ve resmî Komünist Partisi’nin yayın organı, Yunus Nadi’nin başında bulunduğu, Anadolu’da Yeni Gün’de “Yerli Komünizm ile Rus Komünizmi” arasındaki farkları açıklayan yazılar yayımlanmaya başlanır. Yazıların ortak noktası, “komünistliğin iyi bir şey olduğu ancak, iki ülkenin koşulları farklı olduğundan, yabancı kaynaklı değil, yerli bir komünizmin yaratılması gerektiği, bu gereklilik yerine getirilmezse, vatan kavramını benimsemeyen Bolşeviklik ile Yunan savaşının kazanılamayacağı, tabandan yapılacak komünist faaliyetin bozgunculukla sonuçlanacağı, savaş ortamında yukarıdan aşağı komünizmin kurulması gerektiği” türünden çıkarımlardır.[12] Önemli bir propaganda faaliyeti yürütüldüğü görülmektedir.
Kasım ayına gelindiğinde, Kuvvayı Milliye Komutanı Ali Fuat Cebesoy[13], Çerkes Ethem ile birlikte, Yunan kuvvetlerine vurduğu önemli bir darbeden sonra bu görevden alınır. Genelkurmay Başkanı olan ve bu harekete karşı çıkan İsmet Bey, Batı Cephesi komutanlığı görevini de üstlenir. Çerkes Ethem ile iyi geçinen, koordineli hareket eden Ali Fuat’ın yerine İsmet Bey’in geçmesinin tesadüf olmadığı takip eden aylarda anlaşılacaktır.
Komünistler nezdinde iyi bir itibarı olan Ali Fuat Cebesoy ise resmî Komünist Partisi heyeti ile Rusya’ya gönderilecektir. Nâzım Bey, Komintern nezdinde itibar kazanma ve kabul amacı ile yola çıkacak olan heyetin meclis tarafından güvenoyu alması yönünde mecliste tartışma açmışsa da başarılı olmamıştır. Hükûmet propagandası bir kez daha galip gelmiştir.
Kemalistlerin kesin tasfiye hamlesine girişmeleri için önemli bir engel bulunmaktadır. Ç. Ethem’in resmî Komünist Partisi’ne davet edilmesi Aralık ayının başına rastlar. Bu davetin Ç. Ethem tarafından kabul gördüğü bilinmektedir. Ethem’in gezgin kuvvet stratejisi ile Ankara’nın düzenli birliklerinin arasında gerilimin yaşanmaya başlandığı, baskıcı yasaların yürürlüğe konduğu bir dönemde, Ethem’in hangi saiklerle resmî Komünist Partisi’ne girdiği, en azından partinin meşruiyetini neden tartışmadığı irdelenmesi gereken bir sorudur. “Siyasî tecrübesizlik, ideolojik bulanıklık, bir cephe politikasına hapsolmuşluk…” bu cevapların hepsi bizi ayrı tahlillere götürecektir.
Bu gelişme ile beraber Arif Oruç yönetimindeki Seyyare-i Yeni Dünya gazetesinin merkezi Ankara’ya taşınarak resmî Komünist Partisi çizgisinde yayınlara ağırlık vermesi sağlanır.
Yeşil Ordu ve çevresinin Kemalistler tarafından maniple edilmesi, Nâzım Bey ve arkadaşlarını Yeşil Ordu çizgisinde, yeni bir yasal parti kurmaya sevk eder. Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) 7 Aralık’ta kurulur.
Tasfiyenin yasal altyapısının hazırlandığı, Ankara’daki komünistlerin siyasal temsil gücü ve propaganda etkisinin kırıldığı, Batı Cephesi’nin reorganize edilip Ethem karşıtı İsmet Bey’in kontrolüne verildiği zaman Aralık ayının sonuna gelinmiştir ve Ç. Ethem’in silâhlı güçlerine ilk taarruzlar bu günlerde başlamıştır. Seyyare-i Yeni Dünya’nın “Ethem kuvvetlerine karşı girişilen savaşa karşı koymaları için emekçileri ayaklanmaya ve greve çağırması” Çerkes Ethem’e, durumun kötüye gitmesinden endişeye kapılan THİF yöneticilerinin Ç. Ethem ile ilgilerinin bulunmadığını ilân etmeleri de THİF’lilere fayda sağlamayacaktır. Sol paralize olmuş bir hâldedir.
Aynı günlerde tarih, Ş. Manatov’un ağır ceza tehdidi ile yurtdışına sürülmesine ve Mustafa Suphi ile heyetinin Kars’tan Anadolu’ya girişine tanıklık eder. Şerif Manatov, 1920 yılı güz aylarında Suphi’yi Bakû’de gördüğünü, Anadolu’daki olumsuz havayı aktardığını, uyarılarda bulunduğunu; bu uyarılar üzerine Suphi’nin Anadolu’ya giriş için bir süre beklediğini ancak daha sonra yola çıktığını aktarır.[14] Suphilerin dönüşü, derinlemesine tahlil edilmesi gereken bir diğer meseledir. Meselenin tahlili, dönemin siyasal önderliğinin taktik ve stratejik meseleler karşısındaki tutumu, bunları kavrayış biçimi ve düzeyini anlamak adına önemlidir.
Tasfiye
Batı Cephesi’nde, İsmet Bey komutasındaki Ankara’ya bağlı düzenli birliklerin üzerine gittiği Çerkes Ethem kuvvetleri, bir yandan da Yunan kuvvetleri ile çatışmalara girmektedir. Çerkes Ethem, detayı birçok kaynakta anlatıldığı üzere, çatışmadan çekilmeyi tercih etmiştir. Yanına aldığı az sayıda adamı dışında, Bolşevik Taburu dâhil, bütün Kuvvayı Seyyare gücü düzenli ordunun içinde erimiştir. Artık sosyalistlerin Anadolu içinde silâhlı bir gücünden bahsedilemez.
Takip eden günlerde THİF yöneticileri yakalanacak, Seyyare-i Yeni Dünya kapatılacak, Çerkes Ethem’in kardeşi Reşit Bey milletvekilliğinden çıkarılacak[15], Suphi ve 14 yoldaşı katledilecektir. THİF ise yöneticileri eli ile “zorlu günlerde ikilik yaratmamak bahanesi” ile kapatılacaktır. Aynı günlerde bir Türk heyeti İngilizler ile Ankara adına ilk temasları kurmaktadır.
28-29 Ocak 1921’de meydana gelen tutuklama ve katliamın Mart ayına kadar Sovyetler’in ve Komintern’in gündemine girmemiş olması tuhaftır. Bırakın Komintern üyesi bir partinin önder kadrosunun katline karşı sert tavır almayı; ne Komintern ne de Sovyetler bir açıklama yapmıştır. 16 Mart Moskova antlaşması ile Türk-Sovyet ilişkileri güvenceye kavuştuktan sonradır ki ancak bir protesto metni ortaya çıkar.
Nisan ayında THİF yöneticilerinin nerede ise tümü yakalanarak yargılanmaya başlanır ve neticede Mayıs ayında “hükûmeti devirmeye teşebbüs etmekten” cezalandırılır. Bu cezalandırılmalara karşı Sovyetler’in resmî protestosu da Ankara tarafında yine “ceza alanların fikirlerinden dolayı değil, yıkıcı-bölücü faaliyetlerinden dolayı” cezalandırıldığı gerekçesi ile savuşturulur.
Halk tabanında doğabilecek tepkiler de bir yandan propaganda ve ideolojik saldırılarla giderilmeye çalışılır. Şeyhülislam, komünizm ile İslam’ın bağdaşmayacağı, halkın THİF’den uzak durması gerektiği yönünde fetvalar yayımlar. Erzurum’da Suphi’lere yönelik provokasyonun başını çeken Millî Mukaddesat Cemiyeti ile birlikte düşününce, İslam’ın burjuvazi elinde komünistlere karşı bu topraklarda hangi momentte silâh hâline gelmeye başladığını anlıyoruz.
Sopa – Islah Politikası
Birçok yoldaşı Anadolu’ya geçen, Ethem Nejat gibi önemli bir kadroyu, birlik kurultayının ardından Suphi’lerin katlinde yitiren Şefik Hüsnü, ilk fırsatta, işgal günlerinin baskıcı havası altında, TİÇSF’sini legal alanda yeniden kurar.
Parti, daha çok entelektüel bir zeminde hareket etmekte ve ideolojik olarak Barbusse’ün Clarte (Aydınlık) hareketinin bir kolu görünümü vermektedir. Hatta partinin yayın organı da Aydınlık ismini almıştır.
Bu günlerde, Anadolu’daki sosyalistler açısından da “ıslah edici” bir süreç yaşanmaktadır. Sakarya’da Yunan kuvvetlerini durdurmayı başaran Ankara yönetimi, ileri harekâta başlayabilmek için Sovyetler’in para ve silâh desteğine ihtiyaç duymaktadır. 1921 yılının Eylül ayında THİF yöneticileri için af çıkartılır. Yeni Dünya da tekrar çıkarılmaya başlanır, tabiî başında “Seyyare”si olmadan.
1922 Mart’ında Nâzım Bey ve arkadaşlarının THİF’yi yeniden kurmasına müsaade edilir. Partinin yayın organı Yeni Hayat gazetesi artık halkın ilgisini cezbeden İslam-Sol propagandayı bir yana bırakıp, iktisadî-Marksist teorik tahlillere girişir. Ayrıca gazetede, işgal karşıtı mukavemette Kemalistlere destek sözü de verilir. Komintern’in 3. Kongresi’nin “anti-emperyalist” burjuva hükûmetlerine destek tavrının etkisini de göz ardı etmemek gerekir.
Tüm eksikliklerine rağmen belli bir toparlanma gösteren THİF, mecliste yeniden etki göstermeye başlar. Hükûmet üyelerinin gizli oyla Meclis tarafından seçilmesi usulünün geri getirilmesi, izin verilmemesine rağmen parti kongresi toplayabilme gibi kısmî kazanımlar elde edilir. Ancak bu geçici bir hâldir.
Büyük Taarruz sonrası, kendini Sovyetler’e daha az, batıya daha çok bağlı hisseden Ankara, hemen Ekim ayında, çıkanları içeri yeniden tıkar. Bu darbe ile tavizsiz bir tutum içine giren iktidar karşısında giderek silinen Anadolu komünist hareketinden arta kalanlar İstanbul’daki harekete dâhil olurlar. Bu durum, Komintern’in “her ülkede tek komünist parti” eğilimine de denk düşmektedir.
Bundan sonra İstanbul grubunun etkisi altına giren Türkiye komünist hareketi, artık uzun süre, Kemalizm’den bağımsız bir politika geliştiremez. Aşağı yukarı her dönemeçte iktidarın hamlelerine ya sessiz kalan ya da Şeyh Sait olayında olduğu gibi açık destek veren sosyalistler, kısa zamanda birçok defa hapse atılmaktan da geri kalmazlar. Aslından Kemalizm’e destek ile mahpusluğun tezatlığı, göründüğünden daha uyumlu politikalardır. 1920’ler boyunca her tutuklamayı biraz da komünistleri ıslaha, örtülü anlaşmalara dönük bir politikanın uzantısı olarak görmek gerekir. Örneğin, İstanbul’un işgal kuvvetlerinden alınmasının hemen ardından gelen tutuklama ve yargılamalar yine Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na dayandırılmıştır. Sanıklar savunmalarında Kanun’un 12. ve 14. maddelerine dayanarak, Kanun’un ilân edilmediği yerde yürürlüğe girmeyeceği yönünde teknik bir savunma da yaparlar. O güne kadar hukukla pek ilgisi olmayan İstiklâl Mahkemesi, ne hikmetse, bu savunmaya itibar ederek sanıkları beraat ettirir. Tabiî bu beraatın öncesinde ve sonrasında sosyalist basında Kemalizm’e destek yazıları sıkça görülür.[15] 1925 Takrir-i Sükun uygulaması ile gelen tutuklamalar, 1927 tutuklamaları birbirini takip eder. Tutuklama ve salınma ikileminde birçok komünist kadronun yorgun düşüp Kemalist tarafa geçtikleri[17] süreç, Parti’nin tutuklamalar karşısında kaçan bir kısım önderi tarafından yurtdışından yönetilmesinin de etkisi ile içe kapanık, şüpheci bir hâl alması ile sonuçlanır.[18] Günümüzle bağ kurmak açısından süreç başka ilginç benzerlikler de taşımaktadır. 1926 yılında İtalya’dan devşirme Ceza Kanunu çıkarılınca hapistekiler serbest bırakılırlar. Ancak bu affı daha ağır bir süreç takip eder. 1927 tutuklamaları hemen ardından gelir. Benzer bir sürecin de 1991 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nun çıkarılması sürecinde yaşandığını hatırlatmak gerekir. İktidar kendince sisteme entegre olmak isteyenlere bir şans vermekte ve entegre olmayanlara karşı daha şiddetli bir sürecin kapılarını açmaktadır. Doksanların metropollerde komünistlerin infazları süreci, 1991 ceza indirimini takip eder ve ıslah olmayanları hedef alır.
Cumhuriyet’in kuruluşunda entegrasyon, sisteme ideoloji ve kurum üretmekle, sistemin gediklerini kapatmakla kendini gösterir. Henüz partiden kopmadan, Aydınlık ve diğer parti yayınlarında millî iktisat çizgisinde yazılar yazan kadroların bir bölümü, “Kemalist modernitenin, devletçi ekonominin, toplamda burjuvazinin” akıl hocalığına soyunurlar. Örneğin, komünist önderlerden Celâl Antel, Millî Eğitim’de önemli görevler alırken, Suphi kolundan gelme, vaktiyle Suphi’lerin katli ardından yazılar neşreden, Nâzım Hikmet’i, Vâlâ Nureddin’i, Ş. Süreyya Aydemir’i Moskova’ya götüren Ahmet Cevat Emre, Dil Kurumu ve Alfabe Komisyonu’nda kendini gösterir. Şevket Süreyya yine A. C. Emre aracılığı ile Millî Eğitim’e girer ve birçokları gibi milletvekili olur. Bu liste uzatılabilir. Söz konusu ekibin Kemalizm’e asıl önemli katkısı ise Kadro dergisi ile olur. Dergi Kemalizm’e ideolojik bir zemin sağlar. Bütün devşirmeler gibi işlevi bitince de kapatılır.
Burada durup, dönemin tüm nesnel şartlarıyla beraber, Komintern politikalarına bu denli bağlılığın neden ve sonuçlarını geriye doğru değerlendirmek bugün için de aydınlatıcı olacaktır. Bir tarafta Sovyet anavatanının güncel ihtiyaçlarına göre politika üreten Komintern, diğer yanda burjuva iktidarın giderek kendini sağlama aldığı ve Batı ile entegre olduğu Türkiye’de güçsüzleşmiş bir komünist çevre bulunmaktadır.
Tüm bu toplam analiz sonucunda şu soru sorulabilir: Acaba bir yandan Sovyetler’in emperyalizm karşısında meşruluğu savunulurken, diğer yandan ülke gerçekliğine uygun, Türkiye işçi sınıfının ve ezilenlerinin ihtiyaçlarına dönük, ikili bir politika, bağımsız politik bir hat üretilemez miydi?[19] Ya da buna çabalamak gerekmez miydi?
Peki, bu sorunun bir benzerini, Türkiye solunun güncel durumu için tekrar soramaz mıyız?
Yukarıda tüm eksiklikleri ile irdelenmeye çalışılan, Türkiye sosyalist hareketinin iktidar olmaya yaklaştığı bir tarihsel kesittir. Bu dönem, bütün kayıp ve kazanımları ile sosyalist hareketin karakterini önemli ölçüde belirlemiştir. Aynı zamanda Devlet’in sola karşı tavır ve taktiklerinin temellerini atmıştır. Buna rağmen günümüz sosyalist hareketinin döneme ilgisi, dönemi resmî tarihin “sınıfsız-imtiyazsız” toplum tahlili-kurtuluş savaşı paradigmasının ötesine geçen derinlikte irdelemekten uzaktır. 28-29 Kânunusani, bu idrak ile ancak “önemli günlerden bir gün” derecesinde anılmakta ve algılanmaktadır. Hâlbuki Suphi’lerin katlinin öncesi ve sonrasını derinlemesine anlamak, Türkiye’de sınıf savaşımlarının tarihini bilince çıkartmak açısından önemlidir. Önemlidir, çünkü Türkiye’de sınıflar bugün nasıl varsa dün de vardı, bugün nasıl çıkarları çatışıyorsa dün de çatışıyordu. Zulüm ve sömürü bir anda meydana gelmiş ve öğrenilmiş değildir. Terörle Mücadele Kanunları, aflar, arkasından gelen kıyımlar, soldan düzene adam devşirmeler bir anda icat edilmemiştir.
En az, burjuvazinin, 80 yıl sonra Topal Osman’ların heykelini yaptıran tarih bilinci kadar tarih bilincine sahip olmadıkça, düşülen her hataya yeniden düşülmemesi, tartışılan her ideolojik-taktik mesele tarih içerisinde bir öncekinden habersiz yeniden tartışılmaması mümkün müdür?
Tokat Mebusu Nâzım Bey’den, Şeyh Servet’ten, Yeşil Ordu’dan, Suphi’lerin dönüşünden, bunların tarihsel-toplumsal-sınıfsal bağlamlarından malumat düzeyinde haberdarlık, komünistlere, burjuvazinin yazdığı tarihten daha öte bir tarih bilinci getirmez. Burjuva toplum düzeninden başka bir toplum düzeni istemek, burjuva aklından başka akıl yürütmek ancak yine burjuva tarih idrakinden başka bir tarih idrakiyle mümkün olabilir.
Yazı en başından beri eksik olduğunu bildirmektedir. Amaç meseleyi tartışmaya, katkıda bulunmaya ve düzeltmeye açmaktır. Mesele, komünistlerin ortak meselesidir.
Tevfik Atmaca
Ocak 2012
Dipnotlar:
[1] “Oğlum Falih Rıfkı, memleketin, avam kitlelerini ayaklandırmak için bazı eclaf (reziller) ve esafilin (sefiller) teşebbüsleri beni her zaman için bazı nahoş tecavüzlere maruz bırakabilirdi. […] Benim gibi bir adamın esafil-i nas’ın (en aşağı halk kitlesi) çarıkları altında kalmayı istemeyeceği bedihidir.” [Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1969, İstanbul, s. 129.] İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üç önemli yöneticisinden birisi olan Cemal Paşa, yurtdışına kaçarken yaveri Falih Rıfkı’ya bıraktığı mektupta neden kaçtığını anlatırken bir halk ayaklanması ihtimalini başa koymuştur.
[2] Kadroların sınıfsal nitelikleri ile ilgili Demirci Efe’nin Ankara’ya açıklayıcı mektubu, Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, Cilt 1, Bilgi Yayın Evi, 3. Baskı, s. 244.
[3] Kavram hakkında Yalçın Küçük’ün Türkiye Üzerine Tezler, Sırlar, Çöküş ve diğer kimi eserleri kapsamlı bilgiler verilmektedir. Durumu Türkiye’de kavramlaştıran Y. Küçük olmakla beraber Eric Jan Zurcher ve George Harris gibi batılı Türkiye uzmanlarının eserlerinde de mesele etraflıca işlenmiştir.
[4] Osmanlı Sosyalist Fırkası, devamcısı Türkiye Sosyalist Fırkası’nın (önderleri Hilmi – yayımladığı İştirak gazetesi nedeni ile İştirakçi Hilmi olarak da anılır) iniş çıkışları, stratejileri, devlet ve Kemalizm ile ilişkisi, İslam-Sol fikir dünyası, devletçi ekonomik görüşleri, İttihatçılık karşıtlığı yazının da konusu olmakla beraber, incelenmesi bu yazıyı aşar. Ancak şu belirtilebilir, o dönemde, sıraladığımız konular diğer sosyalist grup ve partilerin de gündemindedir. Burada ortak bir fikrî atmosfere işaret edilmektedir.
[5] Dönemin sosyalist hareketleri, kişilikleri, fikir akımları, grevler ve İTC’nin tutumları ile ilgili detaylı bilgiler Mete Tunçay, İlhan Darendelioğlu vb. sağ ve sol kanattan araştırmacıların eserlerinde bulunmaktadır.
[6] Hareketin öncülerinden Hilmi Oğlu Hakkı ve Ethem Nejat, 1920 yılının Eylül ayında Bakû’de toplanan Türkiye sosyalist teşkilâtlarının birlik kurultayında TİÇSF’nin gelişimi ile ilgili olarak birinci elden raporlar sunmuşlardır. Bkz. Türkiye İştirakiyun Teşkilâtlarının Birinci Kongresi (TKP Kuruluş Kongresi) Tutanaklar – Belgeler, Sosyal Tarih Yayınları, Kasım 2008, s. 180 vd.
[7] Söz konusu durum, Hamit Erdem (1920 Yılı ve Sol Muhalefet), Mete Tunçay, George Harris vb. gibi araştırmacıların eserlerinde belgeleri ile işlenmiştir.
[8] Türkiye İştirakiyun Teşkilâtlarının Birinci Kongresi (TKP Kuruluş Kongresi) Tutanaklar – Belgeler, Sosyal Tarih Yayınları, Kasım 2008.
[9] Tokat Mebusu Nâzım Bey, bu dönemde içişleri bakanlığı müsteşarıdır.
[10] Bu olay Komintern arşivlerinde, Anadolu’da komünist hareketin etkisizleştirilmesinde önemli bir adım olarak değerlendirilmiştir. Bilâl Şen’den (Cumhuriyet’in İlk Yıllarında TKP ve Komitern İlişkileri) aktaran Naciye Babalık, Türkiye Komünist Partisi’nin Sönümlenmesi, İmge Kitapevi, 1. Baskı, 2005, s. 42.
[11] Günümüz Türkiye’sinde son 20 yılda hukuk alanında yürüyen “fikir suçu” – “terör suçu” ikileminin hukukî-teknik süsü, kılıfı bir yana bırakılırsa, o günden bugüne burjuvazinin temel argümanlarında pek bir şey değişmemiş gibidir.
[12] George S. Harris, Türkiye’de Komünizmin Kaynakları, çev. Enis Yedek, Boğaziçi Yayınları, 2. Baskı, 1976, s. 117.
[13] Nâzım Hikmet’in dayısıdır.
[14] 28-29 Kânunusani 1921, s. 27.
[15] Tüm olumsuz havaya rağmen diğer THİF’li mebusların dokunulmazlığının kaldırılması, o günler için BMM’de kabul ettirilememiştir.
[16] 1920 yılında çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu ancak 1991 yılında muadili Terörle Mücadele Kanunu ile resmen yürürlükten kaldırılır.
[17] Kendisi de bu politika marifeti ile devşirilen Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam adlı otobiyografisinde bu süreci ve sosyalist harekete etkilerini, kendi dönekliği ile beraber canlı bir şekilde, birinci elden anlatır.
[18] H. Kıvılcımlı, Hacıoğlu Salih, Nâzım Hikmet gibi bir kısım samimi komünist belki de bu evhamlar ile “Troçkizm” gibi ilgisiz suçlamalarla Parti’den uzaklaştırılırlar.
[19] Tabiî bu imkânı Komintern’in Türkiye ve benzeri ülke komünistlerine dönük beklentilerinden bağımsız değerlendiremeyiz.