Loading...

Madeni Dev Akbabaların Kursağına İnen Maracaibo Gölü


Petrol çılgınlığı yıllar önce başlamıştı. 1917’de Venezuela’da geleneksel latifundium’ların yanında petrol bulunuyordu. Latifundium’larda, boş geniş arazilerde büyük toprak sahipleri işçilerini kırbaçlayarak ya da yan bellerine kadar toprağa gömerek verimi yükseltmeye çalışırlardı. 1922 yılı sonlarında, La Rosa kuyusu günde yüz bin varil dolduracak bir hızla fışkırmaya başladı ve böylece petrol furyası da patlak verdi. Maracaibo Gölü birden bire tuhaf âletlerle, kasklı adamlarla doldu. Petrol üretiminde çalışmak üzere akın akın gelen köylüler, kalaslarla petrol varilleri arasında sıralarını beklemeye koyuldular. O güne dek kimselerin uğramadığı bölgelerde, Oklahoma ve Teksas şiveleri duyulmaya başladı. Bir anda yetmiş üç şirket çıktı ortaya. Bu karnavalın kralı, eskiden And dağlarında çobanlık yapan diktatör Juan Vicente Gómez’di.

İktidarda kaldığı yirmi yedi yıl (1908-1935) boyunca, yalnızca çocuk ve iş yapmakla uğraştı. Kara altın oluk oluk akarken, Gómez yüklü ceplerinden petrol tahvilleri çıkarıp, dostlarına, ailesine, yardakçılarına, prostatını tedavi eden doktora, hayatını koruyan generallere, kendisini öven şairlere, Kutsal Cuma günü et yemesi için özel izin çıkaran piskoposa dağıtırdı. Büyük güçler Gómez’in göğsünü parl parl madalyalarla kaplamışlardı; ne de olsa dünyanın yollarını kaplayan dizi dizi otomobile yakıt sağlamak şarttı. Diktatörün yakınları, hisseleri Shell, Standard Oil ve Gulf’a satıyordu. Spekülasyon ve toprakaltına duyulan iştah giderek arttı. Yerli toplulukların toprakları ellerinden alındı ve çiftçi aileleri, istemeseler de, tarlalarından vazgeçmek zorunda kaldılar.

1922’de çıkarılan petrol yasası üç ABD firmasının temsilcileri tarafından hazırlandı. Petrol bölgelerinin etrafı çevriliydi, bu bölgelerin özel güvenlik güçleri vardı. Şirketler adına çalıştığını kimlik kartıyla kanıtlamadan buralara girmek olanaksızdı. Gómez 1935’te öldüğünde, işçiler bütün dikenli telleri keserek grev ilân ettiler.

1948’de Rómulo Gallegos hükûmetinin düşmesiyle, üç yıl önce başlayan reformist dönem sona erdi. İktidarı ele geçiren askerler, derhal, kartelin şubeleri tarafından çıkarılan petrolden devletin aldığı payı düşürdüler. Vergilerin düşürülmesi, 1954 yılında Standard Oil’in kârını üç yüz milyon dolar artırdı. 1953’te, Caracas’a ABD’den gelen bir işadamı şöyle bir demeç vermişti:

“Burada, paranızla istediğinizi yapma özgürlüğüne sahipsiniz. Benim için bu özgürlük bütün politik ve sosyal özgürlüklerin hepsinden daha değerlidir.”

Diktatör Marcos Pérez Jiménez 1958 yılında iktidardan düşürüldüğünde, Venezuela hapishane ve işkence odalarıyla çevrili dev bir petrol kuyusuydu. Otomobiller, buzdolapları, süt tozu, yumurta, marul, yasalar, kararnameler ve akla gelebilecek diğer her şey ABD’den ithal ediliyordu. Rockefeller’in en büyük firması Creole, 1957 yılında kâr olarak toplam yatırımlarının yarısına yaklaşan bir rakam göstermişti. Devrimci cunta, büyük işletmelerden alınan gelir vergisini yüzde 25’ten yüzde 45’e çıkardı. Buna karşılık, kartel derhal Venezuela petrolünün fiyatını düşürerek işçileri topluca işten çıkardı. Fiyatlar o kadar düşüktü ki, vergilerin artmasına ve ihraç edilen petrol miktarının yükselmesine karşın 1958’de devletin petrolden elde ettiği vergi geliri, bir yıl öncesine oranla altmış milyon dolar azalmıştı.

Bu tarihten sonra iktidara gelen hükûmetler, 1970’e dek petrol endüstrisini ulusallaştırmadılar, ama siyah altın çıkarmada yabancı şirketlere yeni haklar da tanımadılar. Aynı süre içinde kartel Yakındoğu ve Kanada’daki üretimi hızlandırarak Venezuela’da yeni petrol kuyularının açılmasını durdurdu, ihracat felce uğradı. Şirketlere yeni haklar tanınmaması, devlete ait Venezuela Petrol Şirketi’nin (PDVSA) görevi üstlenmemesiyle anlamsızlaştı. Ulusal şirket bir-iki petrol kuyusu açmakla yetindi. Başkan Rómulo Betancourt’un şirkete verdiği görevin, “Büyük bir şirket boyutlarına ulaşmayıp yeni tanınan haklar konusunda aracılık etmek” olduğunu hatırlattı. Sık sık tekrarlanan yeni politika hiçbir zaman uygulanamadı.

Yirmi yıl önce Latin Amerika’da başlatılmış olan endüstrileşme hareketi ise şimdiden yorgunluk belirtileri gösteriyor; halk yığınlarının yoksulluğu nedeniyle kısıtlı olan iç pazar, belli sınırlar ötesinde kalkınmayı destekleyemiyor. Öte yanda, Demokratik Eylem Partisi tarafından başlatılan toprak reformu, kendine çizdiği yolun henüz yarısını bile katetmiş değil. Venezuela’da tüketilen gıda maddelerinin büyük kısmı ABD’den ithal edilmekte. Ulusal gıda olan fasulye bile üzerinde “beans” yazılı çuvalların içinde Kuzey Amerika’dan geliyor.

Bu fetih kültürünün, petrol kültürünün cehennemini romanlarında anlatan yazar Salvador Garmendia, 1969 yılı ortalarında bana şunları yazmıştı:

“Ham petrolü çıkarmakta kullanılan âleti hiç gördün mü? Sivri kafasını ağır ağır indirip kaldıran, gece gündüz bir saniye bile durmadan aynı hareketi tekrarlayan kocaman siyah bir kuşa benzer. Leşle beslenmeyen tek akbabadır o. Bu kuşun petrolü içerken çıkardığı sesi duyup da petrol bulamadığımız zaman ne olacak peki? Maracaibo Gölü’nde bir gecede ortaya çıkan, paranın değersiz olduğu, sinemaları, süpermarketleri, dancing’leri, randevuevleri ve kumarhaneleriyle göz kamaştıran kentlerde bu acayip müziğin ilk notaları duyulmaya başladı. Kısa bir süre önce oralarda birkaç gün kaldım. Mideme bıçaklar batırılıyormuş gibi hissettim. Ölümün kokusu petrolünkini bastırmış. Köyler yarı terk edilmiş durumda, sokaklar çamur içinde, her yanda böcekler kaynıyor, dükkânlar harabeye dönmüş. Eskiden şirket için çalışan bir dalgıç, şimdi her gün elinde bir testereyle dolaşarak terk edilmiş boruları kesip hurda olarak satıyor. İnsanlar şirketlerden masal kahramanları gibi söz etmeye başlamış. Bir zar atışıyla bir servetin dağıldığı, içki sofralarının bir hafta sürdüğü efsanevi bir geçmişin anılarıyla yaşanıyor. Bu arada dev akbabalar tekdüze hareketlerini sürdürüyor, dolar yağmuru hükûmet sarayı Miraflores’e akıyor hâlâ. Sonra da otoyollara ve başka betonarme canavarlara dönüşüyor. Ülkenin yüzde 70’i her şeyin kıyısında kalmış. Kentlerde gelişen kafasız bir orta sınıf, yüksek maaşlarla, aptallığın doruğunda, gereksiz eşyalarla evlerini tıka basa doldurarak yaşıyor. Çok kısa süre önce, hükûmet ülkede okuryazar olmayan tek kişi kalmadığını bağıra çağıra ilân etti. Oysa son seçimlerde, 18-50 yaşları arasındaki nüfusun bir milyonunun okuryazar olmadığı ortaya çıktı.”

Eduardo Galeano

1971

[Kaynak: Eduardo Galeano, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, çev. Roza Hakmen ve Attila Tokatlı, Sel Yayıncılık, s. 104 vd.]