Loading...

Mekke Antlaşması’nın Jeopolitik Derinliği: Hindistan


7 Ağustos günü ABD öncülüğünde, Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında, Mekke’de, taraflardan birine yönelik herhangi bir saldırganlık eylemini tarafların her birine yönelik bir eylem olarak değerlendirmeyi taahhüt ettikleri güvenlik ve savunma antlaşması imzalandı. Antlaşmadan hemen sonra, emekli Hintli General Gogan Bakshi tarafından, hedefi Türkiye olan bir tehdit açıklaması yapıldı: “Sizi paramparça ederiz.” Bakshi, Sünni NATO olarak nitelediği bu antlaşmayı stratejik bir tehdit olarak algılayarak Türkiye’yi uyarıyor ve devamla, Hindistan’ın Pakistan karşısında, İran ile ilişkilerini İsrail’in çıkarları uğruna feda etmeyeceğini yüksek perdeden ifade ediyordu.

Generalin bu çıkışı, Mekke Antlaşması jeopolitiğinin Hindistan cephesinde, sadece İran değil, Ortadoğu’dan da geniş olarak algılandığını gösteriyor. Ankara, antlaşmanın askerî bir ittifak olmadığını söylese de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, yaptığı açıklamada askerî müdahale sinyali verdi. Hindistan, Mekke Antlaşması’nın jeopolitiğinin sadece Ortadoğu değil, daha geniş olduğunu düşünüyor. Gerçekten de ortaklardan birisinin Pakistan olduğunu nazara aldığımızda, antlaşmanın Güney Asya ile Ortadoğu’nun güvenliklerini birbirine bağladığı sonucuna varırız.

Pakistan, Hindistan karşısında artık yalnızca nükleer bir güç değil, Suudi Arabistan’ın maddî gücü ve Türkiye’nin askerî teknolojik kapasitesiyle daha geniş bir ağın parçası ve Küresel Güney’in liderliği için rekabet eden Hindistan’a daha ciddi bir tehdit. Bu bağlamda Bakshi, Hindistan’a Orta Asya ve Afganistan yönünde kara bağlantısı sağlayan İran’ı, ezeli düşmanı Pakistan’a karşı bir dengeleyici güç olarak görüyor ve İran’ı da hedef alan Mekke Antlaşması’nı hedefe koyuyor.

78 senedir kangren hâline gelen Hindistan-Pakistan gerilimi nedeniyle, taraflar en son 2025’de olmak üzere toplamda 4 kez savaştılar, bir o kadar da savaşın eşiğinden döndüler. İki devlet arasındaki sorunlar bölgesel, etnik, inanç temelli ve özellikle de Keşmir meselesi olarak görünse de esas sorun, geçmişte taraflar arasında savaşa da neden olan İndus Nehri’nin sularının paylaşılmasında yatıyor. Ülkeleri aşan nehir olan İndus’un sularının yüzde 30’unu Hindistan, yüzde 70’ini Pakistan kullanıyor. Su sıkıntısı çeken Hindistan bu adaletsiz paylaşıma itiraz ediyor. Birkaç yıl içinde Japonya’yı, 2030’a gelmeden de Almanya’yı geride bırakarak dünya ekonomisinde üçüncü sıraya yükselmesi beklenen Hindistan’ın, gelişimini devam ettirebilmesi için İndus Nehri sularının yüzde 30’undan fazlasını kullanması hayati önemde. Hidrolik, demografik, güvenlik ve ekonomik gerekçelerle su sorununu stratejik öncelik olarak görüyor.

1955 senesinde kurulan Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucularından olan Hindistan, Hindu milliyetçisi RJP partisi iktidarından sonra, diğer emperyalist bloklara eşit mesafede uzak kalma anlayışından eşit mesafede yakın olma eksenine yön değiştirdi. Hindistan’ın dış politika ve jeopolitik stratejisi, büyük güçler arasında pragmatik dengeleme, Küresel Güney’in liderliği ve çok yönlü diplomasi üzerinde kuruludur. Hindistan, ABD ile ilişkilerini geliştirirken (IMEC projesi), Rusya ile geleneksel bağlarını koruyor ve Çin’in bölgesel etkisini dengelemeye çalışıyor. Güney’in liderliğinde en büyük rakibi olan Çin destekli nükleer güç Pakistan’ın dengelenmesi Hindistan’ın stratejik öncelikleri arasındadır.

Hindistan açısından sorun ikili: Mekke Antlaşması’yla güçlenen Pakistan’ın tehdidinin artması ve daha da önemlisi Avrasya’nın merkezindeki coğrafya üzerinde bulunan ulaşım yollarını, stratejik bağlantıları, yani Kafkasya’yı, Güney Asya’yı ve Avrupa’yı birbirine bağlayan yolları kimin kontrol edeceği.

Mekke Antlaşması’ndan kaynaklanan dalaşmayı, ABD merkezli güvenlik şemsiyesi gerilerken Türkiye-Pakistan ve Hindistan gibi orta güçlerin, iki emperyalist blok arasında alan kapma çabası olarak okumak gerekiyor.

ABD’nin Ortadoğu üzerindeki güvenlik tekelinin zayıflamasıyla ortaya çıkan boşluğu orta güçler doldurmak için çeşitli stratejiler geliştiriyorlar. Kafkasya, Ortadoğu, Karadeniz-Akdeniz ve Avrupa’ya açılan koridor üzerinde bulunması nedeniyle Türkiye jeopolitik-stratejik olarak avantajlı bir konumda. Mekke Antlaşması, Türkiye’ye savunma sanayi, istihbarat, lojistik, deniz güvenliği ve yeni pazarlara erişim açısından fırsatlar sunma potansiyeli taşıyor ancak üstlendiği sıcak çatışmalara sürüklenme riski ile elde edeceği askerî, ekonomik ve jeopolitik kazanç karşılaştırıldığında Türkiye bakımından ölçülebilir bir denge olmadığı görülecektir.

Türkiye’yi ekonomik olarak iflas ettiren AKP’nin, iktidarını sürdürebilmesi için sıcak paraya acilen ihtiyacı var. Bu mecburiyet AKP’yi dış politikada tamamen ABD’ye bağımlı hâle getirdi. Bunun en görünür uygulaması Mekke Paktı ve onlarca senedir faaliyet yürüten İran bankasının faaliyetine son verilmesi oldu. Türkiye, Mekke Paktı’na girerek, hem ABD’nin Ortadoğu’da ona biçtiği misyonu yerine getirmiş hem de çok ihtiyaç duyduğu sıcak parayı petrol zengini Suudi Arabistan’dan sağlamış olacaktır. Yeni Osmanlıcılık hayaliyle macera peşinde koşan AKP iktidarı, Yemen-Suudi Arabistan savaşı ivme kazanıp, ABD-İsrail tarafından İran bombardımanları her an başlayacakken, Türkiye’yi Ortadoğu’da infilak etmeye hazır dinamit sandığının üstüne oturtmuştur. Bundan sonra İran, Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile yakınlaşmasından kaygılanacak; İsrail, Ankara’yı bir güvenlik riski olarak görecek, Hindistan ise Türkiye-Pakistan yakınlaşmasını artık kendi güvenliği açısından değerlendirecektir.

Ahmet Hulusi Kırım

20 Eylül 2026