Muhammed Musaddık ile onun Millî Cephe örgütünün çekiciliğini tam olarak anlamak için, İran’ın asla bir sömürge ya da protektora olmamasına rağmen 20. yüzyılın birinci yarısında egemenliğini kullanmasına da izin verilmediğini unutmamak gerekir. Kaçar şahlarının verdikleri dezavantajlı imtiyazlardan Rıza Şah’ın 1933’te ülkenin lehine olmayan petrol anlaşmasını imzalamasına kadar, İran’ın ekonomik gelişmesi büyük ölçüde Avrupalı girişimcilerin eline bırakılmıştı. 1914 Rus-İngiliz işgalinden 1941 Sovyet-İngiliz işgaline kadar da İran’ın bağımsızlığı, Avrupalı Büyük Devletlere uygun geldigi zamanlar çiğnenmişti. 1950’ye değin yüzyılın önemli bir kısmında Avrupa’nın İran’la ilişkileri kültürel saygısızlık, ekonomik hâkimiyet ve imparatorluk oyunlarıyla nitelenmiştir. İran toplumunun hiçbir kesimi ister Sovyet mühendisleri, ister İngiliz petrol uzmanları ya da ABD askerî danışmanları olsun, yabancıların oynadıkları sivri rollerden mutlu degildi. Pek çok İranlı da hoşnutsuzluğunu, yabancı egemenliğine izin veren geçmiş ve hâlihazır hükümdarIara yöneltiyordu. Bu duyguların sözcüsü Muhammed Musaddık’tı ve Musaddık’ın milliyetçi fikirleriyle kişisel cazibesi şahı gölgede bırakmıştı; bu doğrultuda İran, 1950’den 1953’e kadar büyük bir uluslararası ve iç krize sürüklenecekti.
Modem İran tarihinin en önemli olaylarından biriyle ilişkilendirilen bu kişi, hiç de halkçı ve monarşi karşıtı bir hareketin başına geçecek insan degildi. Musaddık (1882-1967) soylu bir toprak sahibi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, Paris ve İsviçre’de okumuş, Neuchatel Üniversitesi’nde hukuk doktorası yapmıştı. 1915’te devlet hizmetine girmiş ve ondan sonraki yıllarda bakan, vali ve milletvekili olarak aktif bir siyasal hayat sürdürmüştü. Musaddık bu yıllarda namuslu ve tutarlı bir politikacı olarak ün yapmış, parlamenter demokrasiyi desteklemesi ve İran’da yabancıların faaliyetlerine karşı sert muhalefetiyle tanınmıştı. 1930’ların sonunda Rıza Şah’ın dikta rejimine itirazı yüzünden ev hapsine konmuş, 1943 meclisine seçilerek tekrar politikaya dönmüştü.
1940’ların sonuna doğru Musaddık’ın İran’da devam eden yabancı müdahalesine karşı ateşli kampanyası ve kraliyet diktatörluğu için demokrasiyi terk etmenin tehlikeleri hakkındaki uyarıları büyük destek buldu. 1949’da pek çok siyasî parti ve çıkar grupları Musaddık’ın liderliğinde birleşerek Millî Cephe’yi kurdular. Bu geniş tabanlı koalisyona, hem geleneksel hem de modern orta sınıf unsurlar, örneğin şeriata daha fazla rol isteyen ulema ve daha fazla laiklik isteyen Batı eğitimli meslek sahipleri hâkimdi. Onları bir araya getiren bağ, yabancı etkisine ve şahın otoritesinin daha fazla genişlemesine karşı ortak muhalefetleriydi.
Musaddık ile Millî Cephe’ye siyasal alanda önem kazandıran konu, İran petrol sanayinin İngiliz hâkimiyetinde olan Anglo-Iranian Oil Company’nin (AIOC) kontrolünde bulunmasıydı. 1940’ların sonunda AIOC ülkede öylesine büyük bir varlık oluşturmuştu ki, devlet içinde devlet sayılabilirdi. Dünyanın en büyük petrol rafinerisinin bulunduğu Abadan’da bir şirket kenti kurmakla kalmamıştı; ayrıca kendi belediye hizmetlerine sahipti, yol ve havaalanlarını yapıyor ve komşu aşiretlerle güvenlik anlaşmalarına giriyordu. İdare ve memurluklar yabancılardaydı ve İranlılar sadece işçi olarak alınıyorlardı. AIOC bir özel girişim olmakla birlikte hisse çoğunlugu İngiliz devletinin elindeydi; İranlılar şirketi ülkelerindeki İngiliz nüfuzunun bir tezahürü saymaktaydılar.
İran hükûmeti, Rıza Şah’ın 1933’te AIOC’yle imzaladığı ve 1940’larda yeniden düzenlemeler yapılan anlaşma şartlarından memnun degildi. 1950’de meclise getirilen düzenlemeler, Musaddık ile Millî Cephe milletvekillerinin kararlı muhalefetiyle karşılandı. Musaddık AIOC’yi İngiliz devletinin bir kolu olarak damgalayıp, imtiyazın iptalini ve İran petrol sanayinin millîleştirilmesini istedi. Ondan sonraki aylar boyunca Musaddık ve müttefikleri, kamuoyunu kendi yanlarına çekmek amacıyla çeşitli gösteriler düzenlediler. Millî Cephe’nin ulema üyelerinden biri, petrol meselesinin İran’ın varlığının ruhu oldugunu söyleyerek, “ciddi Müslümanları ve yurtseverleri millîleştirme mücadelesine katılarak İslam’ın ve İran’ın düşmanlarına karşı savaşa” çağırdı. Millî Cephe’nin kampanyasının yarattığı heyecan dalgası arasında meclis, 1951’de iki dramatik adım attı: Petrol sanayiini millîleştiren yasa çıkarıldı ve Musaddık’tan başbakan olması istendi. Musaddık’tan başbakanlığı üstlenmesi petrolün millîleştirilmesindeki tutumundan dolayı istendiği hâlde, onun fırtınalı başbakanlık dönemi (Mayıs 1951-Ağustos 1953) sadece İran ile AIOC arasındaki anlaşmazlıkla değil, İran’ın siyasal gelecegi adına mücadeleyle de geçecekti.
Petrolün millîleştirilmesi yasasının geçmesine karşılık olarak AIOC, İran petrolünün dünya çapında boykot edilmesi çağrısında bulundu. İngiliz hükûmeti boykotu destekleyerek krizin taraflarından biri oldu, Basra Körfezi’ndeki deniz kuvvetlerini artırdı ve İran’a ekonomik yaptırım uyguladı. ABD de 1952’de boykota katılınca İran, petrolünü uluslararası pazarda satamaz duruma geldi ve bütün petrol gelirlerini kaybederek malî krize girdi. Boykotun yarattığı ekonomik sıkıntılara rağmen Musaddık, millîleştirme konusunda ödün vermeyi reddetti ve hükûmeti 1952 Ekim ayında İngiltere’yle diplomatik ilişkileri kesti.
İran’ın AIOC ve İngiltere’yle çatışması uluslararası sorunların yanı sıra bir de iç kriz yaratmıştı. Musaddık Iran’daki yabancı çıkarları boyunduruğunu kırmaktan başka, 1906 anayasasında yer alan parlamenter kurumları da yeniden oluşturmaya kararlıydı. Bu nedenle şahla ve şahın yeni Büyük Devlet patronu ABD’yle bir güç mücadelesine girdi. Musaddık 1952’de meclisi, kendisini acil durum yetkileriyle donatmaya ikna etti ve bundan yararlanarak monarşiye karşı bir saldırı başlattı. Parlamentoda kurulan bir özel komisyonun kararıyla silâhlı kuvvetlerin komutası şahın kontrolünden alınıp parlamentonun emrine verildi. Musaddık orduyu küçülttü, subay kadrosunda temizlik yaptı ve yeni bir toprak reformu yasası çıkardı. Yerleşik çıkarları hedef alan bu saldırılar, Musaddık’ın hükümdarın kişisel yönetimi yerine anayasal yönetimin geçirilmesi, askerleri hükümdar yerine parlamentoya bağlı kılma ve ayrıcalıklı seçkinlerin servet ve topraklarını yeniden dağıtma plânının bir parçasıydı.
Ancak hedeflerine genel destek almasına rağmen Musaddık yeterli geliri olmayan bir reformcuydu ve popülerliğinin devamını sağlayacak programlan uygulamakla güçlük çekiyordu. İran’ın gelirleri dünya çapındaki boykot yüzünden azaldıkça işsizlik ve fiyatlar arttı. Solcu örgütler ve özellikle de Tudeh Partisi, işçi sınıfının mutsuz unsurlarını kendisine çekmek açısından bir fırsat yakalamıştı. Bu arada Musaddık’ın İran toplumu içinde istediği değişiklikler, Millî Cephe’nin bazı üyelerini ve özellikle ulemayı reformların laik yönü konusunda kuşkuya düşürmüştü. Muhafazakâr dinî partiler ve siyasal sağdaki diğer gruplar koalisyondan ayrıldıkça Millî Cephe 1953’te dağılmaya yüz tuttu. Millî Cephe’nin çözülmesi Tudeh’in ülkenin en büyük siyasal gücü olarak tekrar ortaya çıkmasını sagladı. Bu sırada bir grup subay da Musaddık’ı devirmek ve şaha yetkilerini geri vermek amacıyla gizli bir örgüt oluşturmuşlardı.
Ordu içindeki komplocuların amaçları, ABD ve İngiliz hükûmetlerinin plânlarıyla bağdaşıyordu. Musaddık’ın İran’da durumun kontrolünü elden kaçırdığından ve canlanan Tudeh’in ülkeyi Sovyet kampına çekeceğinden korkan Washington, Londra’nın da katılımıyla, Musaddık’a karşı darbede subaylara yardımcı olmak üzere Tahran’a CIA ajanları gönderdi. Şah darbeye onay verdi ve gizli komitenin lideri General Fazullah Zahidi’yi başbakan olarak atadığını belirten fermanı imzaladı. İlk darbe başansız olunca şah Roma’ya kaçtı. Ancak üç gün sonra, 19 Ağustos 1953’te şah yanlısı askerî kuvvetler başbakanı yakalamayı başardılar. Şah monarşiyi pekiştirmek üzere ülkeye döndü.
Musaddık 195l’den 1953’e kadar olan dönemde İran toplumunu, millî egemenliği elde etme ve krallık otokrasisine karşı bir alternatif oluşturma yönünde seferber etmişti. Devrilmesi, karşısında olduğu güçlerin zaferiydi: 1953 darbesi, kral diktatörlüğüne dönüşü ve ABD’nin İran’ın iç işlerine müdahalesinin yogunlaşmasını getirdi.
1953’ten Sonra Kral Diktatörlüğünün Pekiştirilmesi
Bir gözlemciye göre, “1953 darbesi İran politikası üzerine bir demir perde indirmiştir.” Şah az daha tahtına mâl olacak olayların bir daha tekrarlanmaması için gerekli adımlan atarken, o demir perde ondan sonraki yirmi altı yıl boyunca sıkı sıkıya kapalı kalacaktı.
Musaddık’a siyasal platformunu sağlayan petrol tartışması, İran’a petrol gelirlerinin yüzde 50’sini veren bir anlaşmayla kısa zamanda çözümlendi. İran petrolü uluslararası piyasada yerini aldı ve devlete giderek artan bir gelir sağlamaya başladı. Şah, İran’ın Batılı devletler karşısındaki statüsünü geliştirmeyi üstlendi. 1945’te İngiltere’yle ilişkiler düzene girdi ve şah, Batılı ittifaklarına ve Batı modeli üzerine bir ekonomik gelişme programına bağlı kalacağını açıkladı. Böylesine diplomatik sadakat ve ekonomik taklidin ciddi derecede Amerikan yardımını çekeceğini umuyordu. Bu noktada yanılmamıştı; 1953 ile 1963 arasında ABD, İran’a 500 milyon dolarlık askerî yardım yaptı.
Şah, Musaddık döneminde kendisine karşı çıkanlara çok sert davrandı. Millî Cephe dağıtıldı, Musaddık dâhil liderleri hapsedildi. Rejimin güvenlik güçleri Tudeh Partisi’ni ortadan kaldırmak için ortak girişimde bulundular; yeraltı ağları tespit edildi, yüzlerce üyesi hapsedildi, onlarca lideri işkence görüp idam edildi. Örgütlü muhalefetin bir daha canlanmaması amacıyla şah, ABD ve İsrailli danışmanların yardımıyla iç güvenlik örgütü SAVAK’ı kurdu. İran’da 1953’ten 1979’a kadar siyasal özgürlük yoktu. Sınırlı bir ifade özgürlüğü tanındığı zamanlar olmuşsa da, genel tablo baskı, manipülasyon ve zorlamayla somutlanıyordu. Meclis seçimleri kontrollüydü ve şahın demokrasi görünümü vermek adına benimsediği iki partili sistem o kadar kısıtlamalar altındaydı ki, İranlılar bunlara ‘evet’ ve ‘evet efendim’ partileri adını takmışlardı.
Bu baskıcı sisteme karşı kısa ömürlü bir tehdit, sadece ülkenin periyodik ekonomik bunalımlarından birini yaşadığı 1960-1963 yılları arasında geldi: ABD’nin rejimini liberalleştirme baskısı altında olan şah, Millî Cephe’nin seçim kampanyalarına katılmasına izin verdi. Rejimin Millî Cephe adayları tarafından eleştirilmesi, hükûmetin seçim sonuçlarıyla aşikâr biçimde oynaması ve giderek bozulan ekonomik koşullar grevlere ve gösterilere yol açtı. Protesto hareketi 1963’te din kurumunun pek tanınmamış bir üyesi olan Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin, rejim ve müttefiki ABD aleyhine vaazlar vermesiyle doruk noktasına ulaştı. Humeyni, şahı yolsuzlukla, baskı altında ezilen halkın haklarını gözardı etmekle ve İran’ın egemenliğini tehlikeye sokmakla suçluyordu. Humeyni daha da ileri gidiyor, İsrail’e petrol satılması ve ABD’ye ekonomik imtiyaz tanınması nedeniyle rejimin ülkenin İslamî inançlarını görmezlikten geldiğini iddia ediyordu. SAVAK 1963 Haziran ayında Humeyni’yi tutukladı. Tutuklama haberi yayılınca Tahran ve diğer büyük kentlerde başlayan hükûmet aleyhtarı gösteriler, silâhlı kuvvetler tarafından binlerce ölü verilerek bastırılana değin üç gün sürdü. Humeyni 1964’te Türkiye’ye sürüldü; bir yıl sonra Irak’a gönderildi, orada 1978’e kadar vaaz verip yazmaya devam ettikten sonra da Fransa’ya gitmek zorunda bırakıldı.
1963 olayları, dinî kurumun İslamî ilkeleri çağdaş koşullara uygulayarak kitleleri harekete geçirebileceğini bir kere daha göstermişti. Protestolar İran’daki yabancı ekonomik ve siyasal faaliyetlere karşı derinlere kök salmış duygular olduğunu da gösteriyordu. Bu durumda isyankâr duygular, ülkenin kaderini, çıkarları mutlaka İran’ınkilerle bir olmayan yabancı bir devlete bağlamakla suçlanan baskıcı bir hükümdara yöneltilmekteydi.
Bunlar rejim adına tehlikeli işaretlerdi ve rejim de bunun farkındaydı. Gösteriler bastırıldıktan sonra şah, gücünün dayandığı kurumlara yeniden dikkatini verdi. Bu kurumlar geniş bir saray kayırma ağı, hükûmetin sivil bürokrasi atamalarının kontrolü ve silâhlı kuvvetlerdi. Silâhlı kuvvetler şahın gözdesiydi. Askerlerin ve monarşinin kaderlerini birbirlerinden ayrılmaz olarak görüyordu. Halkın önüne sık sık askerî üniformayla çıkıyordu. ‘Ben orduyum’ söylemi silâhlı kuvvetlerle ilişkisini özetlemekteydi. Subayların kendisine sadık kalmalarını sağlamak için onlara gösterişli kulüpler açıyor, ithal lüks mallar edinmelerine imkân tanıyor, yüksek aylıklar ödüyordu. Şah, İran silâhlı kuvvetlerini kendi rejimi adına bir iç güvenlik kurumu hâline getirirken, İran’ı büyük bir bölgesel askerî güç de yapmak istemekteydi. Askerî malzemeye büyük paralar ödüyor, Batılı ittifakın elinde olan en gelişmiş ve pahalı silâhları satın alıyordu.
Şahın silâh alımı için kullandığı paralar, 1973 Arap-İsrail Savaşı yüzünden Arap petrol üretici devletlerin petrol boykotu üzerine dört katına fırlayan gelirlerinden kaynaklanmaktaydı. Gelir artışı gerçekten akıllara durgunluk vericiydi: 1964’ten 1974’e kadar on yıl içinde İran’ın toplam petrol geliri 13 milyar dolardı; sadece 1975-1976 yılında 20 milyar dolara çıkmıştı. ABD, şahı İran’ın petrol zenginliğini gelişmiş silâhlar almak için harcamaya teşvik ediyordu. Amerika’nın nükleer olmayan bütün silâh sistemlerini satın almasına izin vardı. İran, 1972 ile 1976 yılları arasında silâhlanmaya 10 milyar dolardan fazla harcayarak dünyanın beşinci büyük askerî gücüne sahip oldu. 400 bin kişilik orduda İngiliz ordusundan çok sayıda İngiliz Chieftain tankı, Phantom uçakları ve füze taşıyan Tomcat uçakları bulunuyordu.
19. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Mısır’da olduğu gibi yabancı silâh sistemlerinin ithali ve yabancı eğitmenler demekti. Yüksek aylıkları, zaten yetersiz olan konutlara el koymaları ve kimi zaman aşırı davranışlarıyla binlerce Amerikalının gelmesi, Ayetullah Humeyni gibi şahın Batı hayranlığının İran’ın kültürel bütünlüğüne ve millî egemenliğine bir hakaret olduguna inanan İranlıların rejimden iyiden iyiye soğumalarına yol açacaktı.
William L. Cleveland
2004
[Kaynak: William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitaplığı, 2008, s. 322-328.]