Gün geçmiyor ki yazılı ve görsel basınımızda emeklilerin dramı ile ilgili bir haber çıkmasın. Anlatılan hep aynı hikâye: emeklilerimizin yoksulluğu ve yaşam zorluğu. Gerçekten de bugünün Türkiye’sinde on üç buçuk milyon işçi-memur emeklisinin büyük çoğunluğu asgari yaşam şartlarının altında bir maaş alıyor. AKP iktidarı, çalışma yaşamını esnek, kuralsız, güvencesiz hâle getirerek işçileri köleleştirirken, diğer yandan emekliliği de esnek, kuralsız, güvencesiz hâle getirdi. Emekli aylığıyla yaşanmaz oldu! Çalışanlar da geçinemez, emekli olamaz oldu.
Emeklilerin hikâyesi 1 Ekim 2008’de başladı. AKP iktidarı, “Sosyal Güvenlik Reformu yaptık,” dedi. Hukuku geriye doğru işletti. Emeklinin kazanılmış haklarına el koydu. Aylık bağlanma oranı ve yöntemini değiştirerek emeklileri her 6 ayda bir maaş artışı bekleyen dilenci durumuna düşürdü.
Ortalama emekli aylığı, 2003’de asgari ücretin yüzde 36’sı üzerinde seyrederken bugün yüzde 22’nin altına düştü. Ortalama emekli aylığının GSYH’ye oranı yüzde 50’lerden yüzde 30’un altına düştü. Emekli aylığı ve hak sahiplerine yapılan ödemelerin GSYH içindeki payı yüze 3,7 seviyesinde kalırken, Avrupa’da bu oran yüzde 9,8. Çalışan emekliler 2002’de yüzde 36 iken, bu oran 2024’de yüzde 65,7 oldu.
Memur ve işçi emeklileri her geçen sene yoksullaşırken, tepkilerini haklı olarak siyasal iktidara yönelttiler ama siyasal iktidarın, neo-liberal sistemin ve uygulamalarının emir eri olduğunu fark etmediler.
Örgütlü emek, İkinci Paylaşım Savaşı’ndan, önceki on yıllara kıyasla güçlenerek çıktı. 1920’li ve 1930’lu yılların emek mücadeleleri, New Deal reformlarıyla sonuçlanmıştı. İşçilerin güçlenip şirket yönetimlerini etkilemesi, firmalar içinde “yönetilebilirlik krizi” doğurdu. Neo-liberaller, sınıfı yeniden “yönetilebilir” kılmak için bir yandan sermeyenin gücünü kısıtlayan engelleri kaldırmak, bir yandan da iyi koordine olmuş örgütçü işçilerden oluşan bir sınıftan uysal bir tüketici-tebaa kitlesi yaratmak zorundaydılar. Neo-liberallerin devleti küçültmek hakkında etikleri bütün laflara karşın, bu proje, devlet gücünün olağanüstü sertlikte kullanımı yoluyla hayata geçirildi. Şirketlere destek verildi, kriz döneminde şirketlerin kurtarılması için devlet kaynakları aktarıldı. Sendikalar ezildi, işçilerin yerine birbirlerinden tamamen izole edilmiş girişimciler ve kamu hizmeti tüketicileri yaratıldı. Neo-liberal devletler, yeni işler yaratacak yatırımlar yapmak, emekçileri desteklemek için tasarlanmış altyapı yatırım programları ve kamu hizmetleri yaratmak yerine, “serbest piyasaları” desteklemek iddiasıyla, akıl almaz miktarlardaki nakit paraları büyük şirketlere ve zengin bireylere saçtı. “Sosyal ve siyasal alanlarda özgürlükler” fiiliyatta ciddi ölçüde azaldı. Neo-liberaller, en nihayetinde, aşağıda antidemokratik bir kültür, yukarıda ise antidemokratik devlet gücü formları oluşturmayı ve bunları meşrulaştırmayı başardı. Sonuç, ilk liberallerin görseler tiksinecekleri bir “ahbap çavuş kapitalizmi”nin zuhuru oldu.
Türkiye’de neo-liberalizm 24 Ocak kararlarıyla uygulamaya konuldu. Hemen akabinde halkın direnişini önlemek adına 12 Eylül askerî faşist darbesi yapıldı. 2000’li yılların başına kadar gerekli yol temizlikleri yapıldı. 2008 SGK reformuyla sıra işçi ve memur emeklilerine geldi. Çünkü devletin, sistemin gereği olarak, sermaye sınıfına kaynak aktarması gerekiyordu ve bu kaynak, gelişmiş ülkelerin aksine mevcut değildi. Sistemin 2008 kriziyle birlikte sıcak para girişi de kesilince siyasal iktidar gözünü işçi ve memur emeklilerinin maaşlarına dikti. Tek kaynak, emeklilerin yoksullaşması pahasına maaşları azaltarak elde edilecek artıyı sermaye sınıfına aktararak sağlanabilirdi.
Çoğunluğu asgari ücretin altında maaş alan emekliler, haklarını alabilmek için 2013 senesinden itibaren örgütlenerek mücadele etmeye başladılar. 8-10 dernek ve sendika (EDS) kuruldu. Lâkin bölük pörçük yapı, kitlesellik sağlanamadığı için siyasal iktidarca bugüne kadar ciddiye alınmadı. Mevcut dernekler, emeklilerin tek sorunu sadece maaş artışı sağlamakmış gibi, stratejilerini bunun üzerine kurdular. Hâlbuki mücadelenin öncelikli hedefi, salt maaş artışı sağlamak değil, anayasal hakları olan sendikal toplu sözleşme yapma hakkını kazanmak olmalıydı.
2026 ve sonrasında, neo-liberalizm uygulandığı sürece, emeklilerimizi ekonomik kriz ortamında daha zor günler bekliyor. Ne yazık ki bütün partiler neo-liberalizmi savunuyor. Dolayısıyla, umut bağlanan iktidar değişimi de derde deva olamayacaktır. Yoksullaşma daha da derinleşecek ve bunun siyasal sonuçları mutlaka olacaktır. Emekli kuruluşlarının hazırlıklı olmaları ve okun ucunu sadece siyasal iktidara değil, neo-liberalizme de yöneltecek mücadele stratejilerini tayin etmeleri zorunlu hâle gelmiştir. İlk yapılacak iş, çeşitli isimler altında örgütlenmiş kuruluşların, kariyerizmi bir tarafa bırakıp, kitleselliği sağlamak adına ilkeli temelde birleşmeleri, militan mücadeleyi esas almalarıdır. Aksi taktirde yarın çok geç olacak ve siyasal iktidarda hangi parti olursa olsun, emeklileri yoksullaştırmaya devam edecektir.
Ahmet Hulusi Kırım
16 Mart 2026