Klaus Schwab “Beyin bir sonraki muharebe sahasıdır,” diyordu. Byung-Chul Han ise egemenlerin biyopolitik iktidar stratejilerinden psikopolitik stratejilere geçtiklerini anlattı. NATO’nun “Bilişsel Savaş” konsepti de buraya denk düşüyor. Bu savaş meydanı bir günde kurulmadı.
Neoliberal kariyercilikten post neoliberal dönemin nihilizmine, neoliberalizmin gençleri savurduğu umutsuzluk çukuru artık “kariyeri” dahi önemsizleştiren bir uç noktaya varıyor. Bu hâdise birdenbire olmadı. Toplumsal alan dağıtılarak “insan sermayesi” parçalarına ayrıştırıldı. Politik alan, hiçbir şeyi değiştirmemeye çalışan “yönetişim” pratiklerine teslim edildi. Milan Kundera türünden “kemiriciler”, mücadele eden, karakterli insana karşı insanın alçalmasının savunuculuğunu yaptılar. Yalçın Küçük’ün Estetik Hesaplaşma’da belirttiği şekilde, “insanın alçalmasını savunanlar sosyalizme de düşman oldular.” İnsan varoluşu daha önceleri –Agamben’in tanımıyla– “çıplak hayata” indirgenmişti; bu defa ise “dijital çıplak hayat” ile karşı karşıya kaldık. Günümüzde kapitalizmin kuşaklara varan tahribatının etkilerini daha açık şekilde idrak ettiğimiz bir noktadayız.
“Şaşırmayalım; kaygının alabildiğine aşırılaşıp taşınamadığı yerde diyalektik işler; her şey zıddına inkılâp eder. Yoğun kaygı yerini kaygısızlığa bırakır. 68’liler ve 78’liler zihinlerinde mâziyi büküyor, bugünü horlayıp geleceği insafsızca büyütüyorlardı. X ve Y nesilleri ise geçmişi kaybetti. Onlar için bugün, koreografisi gelecek kaygısıyla yapılan içi boş bir performanslar geçidi idi. Öğrenci kulüp faaliyetleri, kariyer günleri onlar için tahsil hayatlarının iz bırakan hatıralarıydı. Onları gelecek kaygısı, rekabet dürtüleri yönetiyordu. Üniversite şenlikleri, tahsil hayatlarında bu kaygıların dışına çıkabildikleri yegâne tecrübeydi. Z nesli ise geçmişle beraber geleceği de kaybetti. Onlar için dünya, şimdiki zamanda var olan ergonomik, içinde sayısız dijital oyuncağın yüzdüğü bir oyun bahçesinden ibaret. Dün beni arayan bir vakıf üniversitesinin mütevelli başkanı kariyer günlerine öğrencilerin artık hiç gelmediklerinden yakındı.”[1]
Süreç ve bağlamın kaybolduğu, fragmante zaman parçalarının, an’lar toplamının hâkim olduğu bir evreye geçiş dönemindeyiz. Bitimsiz bir “şimdide” yaşanılan bu dönemde geçmiş ve gelecek yok ancak dijital hayat, o hayatın dışında da “işe yaramaz” olarak kodlanmış bir toplumsal alan var. Neo-nihilizm, işlevsellik mantığının en üst düzeye varması, mutlak ölçüt hâline gelmesidir aslında. Varlığın, var olanların anlamının, değerinin küçümsenmesidir bir bakıma. Kahramanmaraş’ta katliam yapan çocuğun geride bıraktığı notlardaki zekâ üstünlüğü vurgusu, bu neo-nihilizmin bir göstergesi olarak düşünülebilir: “Ben zekiyim, diğerleri işe yaramaz.” Bu durum, kapitalizmin geldiği aşamadan, yapay zekâ ve iletişim kapitalizminden, neoliberalizmin kamusal dokuyu tahrip etmesinden ayrı bir şey değildir. Her olgunun kendi tekilliğinde detaylara inildikçe karmaşık nedensellik ilişkileri ortaya çıkar; bizi burada öncelikle ilgilendiren genel eğilimler ve yapısal etkenlerdir.
19.yy’ın klasik kapitalist mekanizmasının bir neticesi de sayılabilecek klasik nihilizmde özetle değerlerin yokluğu, bir boşluk hissi söz konusudur. 20.yy ve 21.yy’ın neoliberalizminin, tekelci kapitalizminin bir neticesi olarak neo-nihilizmde ise değer vardır ancak bu değer ifrata varan bir işlevsel değer mantığına verilen “piyasa değeridir.” Bu, beraberinde bir üstünlükçülük duygusu getirir. “İnsana güvenmeyen” Nietzsche’nin “üst insanının”, burjuvazinin sürüleştirdiği kitle kültürüne gerici/aristokratik tepki duyan karakterinin, çağımız kapitalizmine uygun biçimde küçük burjuvazi elinde yeniden okunması da denilebilir buna. İzolasyon ve üstünlük duygusu, bir diğerini pekiştiren olgular olarak duygusuzluğu da beraberinde getirir. Oysa insanın, yani toplumsal alan içinde dayanışmacı insanın veya ahlâkî duruş sahibi insanın, kapitalist rasyonaliteye karşı hareket eden insanın değeri ve erdemi (fazileti) tam da bu son noktasına vardırılmış işlevsellik ve faydacılık mantığının “fazlalık” bulduğu “faydasız” alanlarda yatar.
Günümüz neo-nihilizminin temeli olan işlevsellik ve faydacılık mantığının arka plânında modern felsefenin, kapitalist modernliğin kurucu babalarından Hobbes ve Bentham’ı görüyoruz. Leviathan ve Panoptikon yolun başında duran iki amil. Özgür olmayan ve sürekli denetlenen bir kitle toplamı ile korku ve baskı jeneratörleri “ahlâk silicisi” bir rol oynuyor. İnsan mekanik, doğanın bir parçası ama doğa da zaten mekanik, akıl denen şey hesaplama; ahlâkî olan ise bireysel çıkarın maksimizasyonu hâline geliyor. Bunları gerekçelendirmek için “homo homini lupus – insan insanın kurdudur” bir öncül ilke düzeyine çıkarılıyor. Devamında de la Mettrie’nin “makine insan” yaklaşımını buluyoruz. Hobbes ve Bentham’ın erken kapitalizm döneminde oynadıkları rolün benzerini İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde John von Neumann ve Friedrich Hayek oynuyor; atom bombasının ardından açılan yeni dönemde tekelci enformasyon kapitalizmi, insanın makine zihne indirgenerek alçaltılması ve neoliberalizm iç içe geçiyor. Bu süreçte insan mekanik bir varoluş kipi olarak görülünce her tür ahlâkî sorumluluk gereksizleşmiş oluyor. Bunun devamında ise –çoğu zaman kâğıt üzerinde kalsalar da– hakların da egemenler eliyle yaygın olarak tasfiye edildiği bir döneme girildiği görülüyor.
Doom oynayan nöron topluluğu… Buradayız.
Umut Doğan
19 Nisan 2026
Dipnot:
[1] Süleyman Seyfi Öğün, “Kaygılılar ve kaygısızlar”, 24 Nisan 2025, Yeni Şafak.