Ekim Devrimi’nden sonra Lenin ve Bolşeviklerin Avrupa’da devrim beklentileri bizzat olayların gelişmesiyle de desteklendi. Ekim Devrimi’nden Kızıl Ordu’nun Polonya yenilgisine kadar olan süreçte, Avrupa ve dünya devrimi stratejik taarruz içinde oldu. Avrupa’nın her yerinde ayaklanma ve devrim kalkışmaları gerçekleşti. Kapitalist ülkelerde, emperyalist savaştan çıkış yolunun devrim olduğunu gören işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin hareketinde büyük bir yükselme yaşandı. 1920 Ağustos ayında, Polonya yenilgisiyle, devrim dalgası durakladı ve bu yenilgi Avrupa devriminin inişe geçtiği dönüm noktası oldu. Daha sonra 1923’de Alman ve Bulgaristan komünist partilerinin ayaklanma teşebbüslerinin yenilgilerinde ise devrim ateşinin Avrupa’da tamamen söndüğü anlaşıldı.
Polonya diktatörü Pilsudski, 1920’nin mart ayı başında aniden Ukrayna’yı istilâ etti. Amacı Polonya-Ukrayna federasyonu kurmaktı. Ancak zaferi uzun sürmedi. Bolşeviklerin desteği ile Ukrayna köylüleri ayaklanıp 12 Haziran’da işgal güçlerini mağlup ettiler. Lenin, Polonya taarruzunun şiddetlendirilmesini ve devam etmesini istedi. Polonya’nın kazanılmasını, dünya devriminin kilidini açacak çok önemli bir adım olarak görüyordu. Kızıl Ordu, Curzon hattına kadar ilerledi. Polonya’da bir devrimin başlayacağına inanan Lenin, Polonyalıları Varşova, hatta daha ötelere kadar kovalamak niyetindeydi. Lenin’e göre Polonya, Rusya ile Almanya arasında bir köprüydü. Polonya’yı geçtikten sonra Almanya ile ilişki kurulacaktı. Almanya’nın devrim havası içinde olduğuna inanıyordu. Kızıl Ordu’nun Alman sınırında görülmesi devrimi başlatabilirdi. Kızıl Ordu, Polonya içlerine ilerledikçe Polonya işçi ve köylülerinin kendilerini kurtarıcı gibi karşılayacaklarını zannediyordu. Oysa, Kızıl Ordu Polonya içlerine ilerledikçe Polonya işçi ve köylüleri istilacıları kurtarıcı olarak değil, saldırgan olarak karşıladılar. Neticede, Polonya ordusu Kızıl Ordu’yu 16 Ağustos’ta bozguna uğrattı. 12 Ekim 1920’deki ateşkes antlaşmasıyla birlikte yalnızca Polonya taarruzu değil, Avrupa ve dünya devrimi yönündeki stratejik taarruz da sona erdi. Polonya yenilgisi dünya devriminin geri çekilişini haber veren dramatik bir dönüm noktası oldu.
Polonya yenilgisinden sonra, 1921 başında Lenin, çubuğu dünya devrimi taktiğinden Sovyet iktidarını koruma taktiğine doğru büktü. Dünya devrimine doğru evrilemeyen Ekim Devrimi; tek ülkede iktidarı yaşatma, sosyalizmi kurma ve koruma hedefini iç ve dış politikasının temel taşı yaptı. Bu politikanın gereğine uygun olarak, hem dışta hem de içte geri çekilmeye başlandı. Ama bu, dünya devrimi seçeneğine karşı yapılmış bir seçim değil, ulusal ve uluslararası koşulların zorlamasıyla Rusya’da sosyalizme uygun alt yapıyı inşa etme, üretici güçleri geliştirerek ilk proleter devrimi sağlamlaştırma stratejisiydi. Sovyet sosyalist iktidarı ayakta kalarak, güçlenerek uluslararası devrime katkı yapmaya devam edecekti.
İç savaş nedeniyle, genel üretim düzeyi açısından, Rusya birkaç on yıl gerilemişti. 1920 yılında Rusya’da kömür üretimi 1899 yılındakinden az bir artışla 8,7 milyon ton oldu. Pik demir üretimi 1,16 milyon tonla 1862 yılı üretiminin yarısı kadar, dokuma ve kumaş üretimi 1857 yılınınki kadardı. Aynı yıl sanayi üretimi, 1913 yılına kıyasla 6/7 azaldı. Birçok demiryolu ve köprüler hasar gördüğü için taşımacılık sektörü felç olmuştu. 1920 yılında tarımın toplam üretim değeri savaş öncesinin yaklaşık 2/3 kadarı oldu. Yaşamsal ihtiyaçlar bakımından rezervler neredeyse tüketilmişti.
Polonya yenilgisinden, Almanya’da devrimin tamamen söndüğü 1923 ilkbaharına kadar olan dönemde, kısa vadede beklenmeyen dünya devrimi teorik bir perspektif olarak korunsa da sosyalist Rusya’nın uluslararası alandaki geri çekilme ve sağlamlaşmaya çalışmasının işareti olan dört önemli gelişme oldu:
1: 1 Eylül 1920’de toplanan Birinci Doğu Halkları Kurultayı sessizce yok olmaya terk edildi.
2: İçeride Mart 1921’de Yeni Ekonomi Politikası (NEP) uygulamaya kondu.
3: Dışarıda İngilizlerle 16 Mart 1921’de ticaret Antlaşması imzalandı.
4: Haziran 1921’de toplanan Komintern’in üçüncü kongresinde Birleşik İşçi Cephesi taktiği benimsendi.
Birinci Doğu Halkları Kurultayı
1919’da Spartakistlerin önderliğindeki Alman devriminin feci şekilde ezilmesiyle, Avrupa işçi ve emekçilerinin kendini kurtaracak hâli olmadığı anlaşıldı. Bolşevikler gözlerini Doğu’ya çevirdiler. Doğu Halkları Kurultayı’nı toplamaya karar verdiler. 1-7 Eylül 1920 tarihinde Bakû’de Doğu Halklarının Birinci Kurultayı toplandı. Amacı, milliyetler meselesinin işçi sınıfının öncülüğünde nasıl çözüleceğine dair yol haritasını hazırlamaktı. Kurultaya 37 milletten, 235’i Türkiyeli 1891 delege katıldı. Türklerden M. Suphi ve komünistler, Ankara temsilcileri, İttihatçılar, Karabekir’in gözlemcileri ve Enver vardı. Bu toplantı, ezilen halkların ilk ve son toplantısı oldu. Çünkü İngiltere’ye gözdağı vermeye çalışan Bolşevikler, Polonya yenilgisinden sonra dışarıda geri çekilme, içeride ise sağlamlaşmaya çalışmanın gerekli olduğunu anlamışlardı. Nitekim bu tarihten sonra Bolşevikler doğu ülkelerinde “devrim” teorisini terk ettiler.
Yeni Ekonomi Politikası (NEP)
Lenin, 5 Temmuz 1921’de Komintern üçüncü kongresine sunduğu raporunda, sosyalizm yolunu seçmiş tüm ülkelere uygulanabilir olan Yeni Ekonomik Politika ve ilkelerini anlattı. NEP, dünyanın ilk sosyalist devletinin içerideki ekonomik ve politik sağlamlaşmasının yaşamsal bir etmeni olacaktı. Yani, uluslararası alanda geri çekilerek içeride tahkimat yapılacaktı. Dışta “İmtiyazlar Kararnamesi” ile kapitalistler ticaret yapmaya çağrılırken, içeride savaş komünizmden vazgeçilerek, ekonomik kurtuluşu hızlandırmak ve geri çekilerek sağlamlaşmak için NEP dönemine geçilecekti. Sosyalist Rusya, NEP ile geri çekilerek sağlamlaşmaya başlayacaktı.
Komintern’in 3. Kongresi’nde Stratejik Yöneliş Farklılığı
Komintern ikinci Kongresi 17 Temmuz-7 Ağustos 1920 tarihleri arasında, devrim dalgasının yükseldiği bir dönemde Moskova’da yapıldı. Alman işçi sınıfı yeniden ayağa kalkmış, Macaristan Sovyet Cumhuriyeti doğmuştu. Kızıl Ordu içeride tüm düşmanları temizlemekteydi.
22 Haziran 1921’de 3. Kongre toplandığında ise burjuvazi bütün ülkelerde, hem ekonomik hem de politik alanda emekçi kitlelere karşı saldırıya geçmişti. Proletaryanın iktidar için yürüttüğü uluslararası savaşımda bir yavaşlama görülüyordu. Komintern’in 3. Kongresi devrimci yükselişin hız kesmiş olduğunu kabul etti. İşçilerin 1919’dan beri Almanya, Avusturya, Macaristan, İtalya, Fransa, Çekoslovakya ve İngiltere’de uğradığı yenilgilerden zaten başka bir sonuç çıkarılamazdı. Mevcut konjonktürde esas olanın devrim değil, başlıca kapitalist ülkelerde devrimin temel hazırlığını yürütmek ve somut gelişimini derinlemesine incelemek olduğunu kayıtlara geçirdi. Bu tez ile dünya devriminden kısa vadede umut kesildiği için, Rusya’nın geri çekilerek sağlamlaşması politikasının teorik zemini inşa ediliyordu. Bu yaklaşımın, ileriki yılların Bolşevik politikasında köklü sonuçları olacaktı.
İngiliz-Sovyet Ticaret Antlaşması
1919 yılından itibaren Londra’da, İngiltere ile Leonid Krasin başkanlığındaki Sovyetler Birliği heyeti arasında bir ticaret antlaşması için görüşmeler yapılıyordu. Sonunda 16 Mart 1921’de geniş kapsamlı bir ticaret antlaşması imzalandı. Anglo-Sovyet Antlaşması aslında bir ticaret antlaşmasının çok ötesinde bir anlam taşıyordu. Öncelikle bu antlaşmanın, Batı dünyasının Sovyetler’i de facto tanıması anlamına geldiği söylenebilir. Antlaşma görünürde, taraflar arasındaki ticarî ilişkileri düzenlese de esas olarak Rusya’nın stratejik yönelimini saptıyordu. Batı ile ticarî ilişkiler kurulmadan sosyalist inşanın o kadar kolay olmadığı anlaşılmıştı. İngilizler ise Bolşeviklerin, Asya’nın Müslüman halklarını yanına çekerek Britanya İmparatorluğu’nun altını oyabileceğini hissetmişlerdi. Antlaşmanın koşulları arasında, İngilizlerin Sovyetler’e karşı, Sovyetler’in de doğuda, Afganistan ve Hindistan başta olmak üzere, İngilizlere karşı propagandaya son vermesi vardı.
Antlaşma ile Büyük Britanya’nın büyük sermayesine geniş iş imkânları vaat edilmesini, yabancı sermayeye kapıları açan NEP izledi. Antlaşmanın yürürlük koşullarından birisi şöyleydi:
“Her iki taraf, öteki tarafa karşı düşmanca eylem ve davranışlardan ve kendi sınırları dışında, İngiliz İmparatorluğu ve Rus Sovyet Cumhuriyeti kurumlarına karşı doğrudan ya da dolaylı resmî propaganda yapmaktan kaçınır ve Rus Sovyet Hükûmeti, daha özel olarak, başta Hindistan ve bağımsız Afganistan devleti olmak üzere Asya halklarının herhangi birini askerî, diplomatik ya da başka bir eylem ya da propaganda biçimiyle İngiliz çıkarları ya da İngiliz İmparatorluğu’na karşı düşmanca eylemlere teşvik etmekten uzak durur.”
Antlaşma ile Sovyetler, Hindistan ve Afganistan’ı İngilizlere, karşılığında ise İngilizler Orta Asya’yı Rusya’ya bırakıyordu. Bu antlaşmayı yapan –beklide yapmak zorunda kalan– Sovyet hükûmetinin, varlık nedeni İngiliz emperyalizmine karşı doğu halklarının mücadelesini örgütlemek olan kurultayın ikincisini toplaması artık mümkün değildi. Bunun da ötesinde, dünya devriminin yakın bir olasılık olmaktan çıkmasıyla birlikte, yeni yönelime uygun olarak ve güvenlik gerekçesiyle ilk uluslararası antlaşmaları yakın komşularıyla yapmak zorundaydı. Böylece, İngilizlerin nüfuz alanında kalan Türkiye’de Mustafa Kemal, Afganistan’da Emanullah Han gibi milliyetçi liderler işbaşına geçti. İran’da ise Cengeli Hareketi’ne destek için bölgede tampon vazifesi gören Raskolnikov komutasındaki Kızıl Ordu geri çekilince, Gilan Sovyet Cumhuriyeti’nin ölüm fermanı imzalanıyor, Kaçar Türk hanedanı tasfiye edilip Albay Rıza işbaşına getiriliyordu. Aynı anda, bu ülkelerde sosyalist hareketler de eziliyordu.
4 Ağustos 1922’de Türkistanlıları kurtarmaya soyunan Enver Paşa Tacikistan’da öldürüldü. Moskova’da kendi İttihat ve Terakki örgütlerini kuran Sultan Galiyev, Zeki Velidi Togan, Turar Rızkılov, Tursun Hocayev gibi İslamcı-Türkçü önderler boylarının ölçüsünü aldılar.
Sovyet Rusya, 26 Şubat 1921’de İran’la, 28 Şubat’ta Afganistan’la ve 16 Mart 1921’de Türkiye ile antlaşma imzaladı.
Mustafa Kemal, Türk-Yunan Savaşı’nın başarıya ulaşması için başından itibaren Sovyet dostluğunu esas aldı. Güney Kafkasya’nın Bolşevikleştirilmesinde Kemalist politika ve askerî kuvvetlerin aktif rolü oldu.
Kemalist destek olmasaydı Azerbaycan’ın Bolşevikleştirilmesinin güç olacağını söylemek gerekiyor. Keza, Enver ve taraftarlarının Azerbaycan’da Sovyet rejimini yıkıp Türkçü Musavvat Partisi’ni iktidara getirmeye dönük faaliyetlerini önlemede de son derece kararlı hareket ettiler. Bütün bu eylemlilikler, Kemalistlerin, İttihat ve Terakki’nin politikasının aksine, Kafkasya’nın Bolşevikleştirilmesine karşı olmadıklarını Sovyetler nezdinde gösterdi.
Sovyetler Birliği’nin Mustafa Kemal Türkiye’si ile antlaşma yapması, Afganistan ve İran’a nazaran zorluklarla doluydu. Tarihsel düşmanlıklar olan Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan sorunlarının yanı sıra, daha önemli bir sorun vardı. Çerkez Ethem komutasındaki Yeşil Ordu, Meclis’teki Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası (THİF) ve yeni kurulan TKP, Mustafa Kemal’e iktidar alternatifi bir cephe oluşturacak potansiyel taşıyordu. Yeşil Ordu, Yunanlılarla savaşta yararlıklar göstermiş, halk desteğine sahip bir gerilla ordusu, THİF, lideri Nâzım’ı Mustafa Kemal’in muhalefetine karşın İçişleri Bakanı seçtirecek kadar güçlü bir grup ve TKP de Komintern’in desteğine sahip bir partiydi. Mustafa Kemal ve arkadaşları üçlü gücün bloklaşmasından korktular. Dışarıda Sovyet hükûmetiyle iyi geçinme siyasetini, içeride komünistleri ezme taktiğiyle birleştirdiler. Tehlikeyi bir ay kadar kısa bir zamanda ortadan kaldırdılar. 6 Ocak’ta Yeşil Ordu dağıtıldı. 28 Ocak’ta Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı Karadeniz’de katledildi. Aynı gün Meclis’teki THİF mensupları tutuklandılar. Sovyet yöneticileri bu katliama tepki göstermedikleri gibi, 16 Mart 1921 tarihli Türk-Sovyet ve aynı günlü Sovyet-İngiliz Antlaşmaları imzalanıncaya kadar gizli tuttular. Hem İngiltere ile yapılan antlaşma gereği hem de M. Kemal Kafkasya cephesini güvenceye aldığı için, “büyük devlet stratejisi” gereği, ilişkileri bozacak bir olay olarak görmediler.
Bolşevik Devrimi ile tarihin, nasıl bir hamleyle Doğu’ya kaydığı görüldü. Yeni bir toplumsal düzen ilkesini, ilk kez Batı’da tasarlanmış olan bu ilkeyi gerçekleştiren Doğu oldu. Bilimsel sosyalizm, bir teori ve idealden canlı gerçeğe dönüştü. Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi, sadece komünist hareket tarihinde değil, aynı zamanda bütün insanlık tarihinde de yeni bir çağ açtı. Ekim Devrimi’nin zaferi, uluslararası proletaryanın devrimci hareketinin ilerlemesinde olumlu-olumsuz dersler barındıran bir itici güç oldu.
Ahmet Hulusi Kırım
28 Ocak 2026