Aksa Tufanı’nın üçüncü yılına, geçtiğimiz günlerde Suudilerin Yemen halkı karşısında aldığı ağır yenilgi ve ABD ordusunun Irak’tan çekilmesi eşliğinde girmiş bulunuyoruz. ABD, bölgemizdeki merkez üssü olan İsrail’e doğru daralan bir trend içerisinde. Askerlerini Ürdün’e kadar çekmek zorunda kaldı.
“ABD’nin Ortadoğu doktrini, askerî işgal ve bu işgalin mümkün kıldığı sömürü üzerine kuruludur. Bu sistemle ABD, Ortadoğu’yu merkez alır, İran’ı baskılar, Suudileri ve Körfez ülkelerini İran ‘tehdidine’ karşı koruma vaadi ile dolar üzerinden petrol ticaretine bağlar, Fars Körfezi’ni tutarak enerjiyi buradan temin eden Çin’i denetler, doğu kapısını elinde tutar, İç Asya’ya kadar koordinasyon Ortadoğu merkezli CENTCOM üzerinden sağlanır.”[1]
İran ve Yemen karşısında alınan ağır yenilgiler, ABD’nin bölge üslerinin kullanılamaz hâle gelmesi, Körfez’deki ABD koruma şemsiyesinin kalkması Mekke Antlaşması’nı zorunlu kıldı. 2026 yılının ilk yarısında ABD, 1971 yılından beri ilmek ilmek ördüğü Ortadoğu’nun işgal mekaniğini işletemez hâle geldi.
Süreç, yiğit Filistin halkının ileri atılımıyla başladı. Direnişin neticesi salt askerî zafer olmadı; çok yönlü siyasî başarılara ulaşıldı. Hizbullah bedel ödeyerek ayakta kaldı; savaşma irade ve kapasitesini koruduğunu 2026’da gösterdi. İran’da Batı yanlısı unsurlar siyaseten etkisini yitirdi. Siyasî başarı bölgemizle de sınırlı kalmadı.
Gelinen aşamada, ABD’de Zohran Mamdani’den tutalım Michigan, Colorado, New Jersey ön seçimlerine kadar kazanabilmenin şartı Filistin davasına destek açıklamaktan geçiyor artık. ABD’de Cumhuriyetçi adaylar dahi İsrail lobisiyle yan yana gelmekten çekinir oldular. Tufan’ın başında Hamit Bozarslan gibi konuşanların sesi artık duyulmaz oldu, hatırlayalım:
“Filistin lehine seslerin ve söylemin işitilemez hâle gelmesi… Sadece etnik temizlik değil, Gazze gibi bir sahanın tümüyle hukuksuz, iktidarsız, çetelere teslim olmuş bir sahaya dönüştürülmesi söz konusu… Şu ana kadar Avrupa’da Filistin yanlıları hiç bu kadar izole olmamıştı.”[2]
Bölgemize dönecek olursak, emperyalist kampta yer alan Körfez Emirliklerinin askerî yenilgisini, bu kampta gözlenen siyasî dağılma işaretleri izledi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İran’ın Körfez blokajı neticesinde Suudilerin liderliğindeki OPEC’in petrol üretim sınırlamalarına takılmamak üzere Birlikten ayrıldı. Dahası, BAE ile Suudiler arasında Kızıldeniz/Yemen’de çatışmalar yaşandı.
Bu koşullar altında Ankara’da toplanan NATO’nun gündemi, mazlum halklara karşı güçlü bir birliktelik sergilemekten ziyade, ABD’nin şantajları altında diğer üyelerin daha çok para ödeyip ödemediğinin denetimine döndü. Kapitalizmi canlandıracak yeni bir savaşa girişmek üzere, cesaretli bir adımın atılamayacağı gün yüzüne çıktı.
Tufan’dan bu yana giderek daha çok sıkışmakta olan, ABD ve BAE gibi ortaklarıyla yol alamayan İsrail’in Suriye, Irak ve Kıbrıs’ta doğrudan veya dolaylı saldırıları somut tehlike hâlini aldı.
Bu şartlar altında, emperyalizmin Ukrayna, İran ve Suudi Arabistan cephelerinde, yanı sıra Irak gibi olası yeni çatışma alanlarında ülkemize biçilmek istenilen askerî roller, Türkiye işçi sınıfı ve bölge halkları bakımından baş tehlikelerden birisi olarak belirginleşmektedir.
ABD bölgemizde barınabilmek için sağlam dayanaklara ihtiyaç duymaktadır. Bu göreve talip olan her kim ise iç cephesini uyumlaştırmak zorunda kalacaktır. Bu göreve talip olunup olunmayacağı; bu işin icabı olan askerî, finansal ve idarî adımların atılıp atılmayacağı önümüzdeki sürece etki edecektir.
Gökçe Kutlu
7 Ekim 2026
Dipnotlar:
[1] Deniz Kuzey, “ABD’nin Ortadoğu Doktrini Ölüyor”, 11 Mart 2026, Sosyalizm.
[2] “Hamit Bozarslan: Gazze için etnik temizlikten çok daha büyük bir tehlike var”, 22 Ekim 2023, Artı Gerçek.