Türk hâkim sınıflarının, kuruluştan itibaren yayılmacı hayaller besledikleri belgelerle sabit. TC hükûmetlerinin Kerkük-Musul petrolleri hayalleri sır değil. SSCB’nin dağılmasından sonra başa geçen hükûmetler bu isteği daha bir açıklıkla ifade ettiler. Süleyman Demirel’in, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” sözüyle özetlediği emperyal hayal bu isteğin ifadesidir. Lâkin bu siyasetin pratiğe dökülmesi 2002 yılında, AKP’nin iktidara gelmesiyle mümkün oldu. Emperyalist hegemonyası gerileyen ABD’nin Ortadoğu’da başlattığı savaş, Türk hâkim sınıflarının emperyal arzularını kamçıladı. ABD’nin, “ılımlı İslam”ı bölgede kullanma politikasıyla, Türkiye’nin, ABD’nin şemsiyesi altında bölgede bir güç olarak yükselme arzusu da bu politikayı kolaylaştırdı.
2002 yılında Türkiye’nin dış siyasetinde çok ciddi bir değişiklik çizgisi hâkim olmaya başladı. Ahmet Davutoğlu’nun Stratejik Derinlik kitabından alıntılanan, “komşularla sıfır sorun” diye özetlenen yeni dış politika ile komşularla derin ekonomik ve siyasî ilişkiler kurulması gündeme geldi. “Sıfır sorun” siyasetinin sahneye sürülmesinde, büyüyen ve sınırlarına sığmayan Türkiye ekonomisi ve sermaye sınıfının palazlanması belirleyici oldu. Hiç şüphesiz bu siyaset açılımı, birebir örtüşmese de ABD’den bağımsız değildi ve “Yeni Osmanlıcı” emperyalist bir politikaydı. İslamcı ideologlara göre, İslam ülkelerinin birleşmesi ve yeniden ayağa kalkması için Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Çünkü Türkiye, yüzyıllarca geniş coğrafyayı yöneten Osmanlı’nın devamıydı. Bu hayalî politika çerçevesinde, Arapların önyargılarını kırmak üzere İsrail’e karşı “one minute”, Filistin davasını sahiplenir görünmek, Batılı emperyalist güçlere posta koymak gibi sahte gösteriler düzenlendi. AKP’nin siyaset aklı, sonunda, bölgede siyasî konjonktürün değişmesiyle duvara tosladı. Çünkü Osmanlı’dan nefret eden Araplara Osmanlı’yı hatırlatmak, ABD emperyalizminin cehenneme çevirdiği, çelişkilerin patlama noktasına geldiği bölgede “sıfır sorun”dan bahsetmek ayakları yere basmayan bir politikaydı.
Türkiye bölgede ve Afrika kıtasında emperyal politikalarını yaşama geçirebilmek üzere Katar ve Somali’de askerî üsler kurdu. Venezuela ve Somali’de “liman işletmeciliğine” başladı. Sonradan, Somali limanından Afrika’ya silâh kaçakçılığı ve Venezuela limanından Ortadoğu’ya uyuşturucu ticareti yapmak için yararlanıldığı ortaya çıktı. Yine TİKA kanalıyla Afrika’nın birçok ülkesinde Çin’in politikaları izlenerek yollar, barajlar, hastaneler yapıldı.
Arap Baharı ile Türkiye, âni bir dış politika değişikliğine gitti. Bunda Arap Baharı ile Tunus ve Mısır’da yönetimlerin değişmesi, Libya’ya askerî müdahale rol oynadı. Sıranın Suriye’ye geleceğini anlayan Erdoğan, İhvan’ın varlığına güvenerek Suriye’yi kaybetmemek için kısa zaman önce “kardeş” dediği Esad’ı “kalleş” ilân ederek üç ay içinde Emevî Camii’nde namaz kılma hayali kurmaya başladı. Katar’ın finans desteğiyle eğitip donattığı paralı çeteleri Suriye’ye saldı. Kürtlerin denizle ilişkisini kesmek ve enerji terminali İskenderun Körfezi’nin güvenliği için Afrin’i işgal etti. Paylaşımdan pay alabilmek için iç savaşa dâhil olundu. ABD, İngiltere, Türkiye ve Katar dâhil Körfez ülkeleri, Esad rejimini yıkmak için bir taraftan sivil bir muhalefet gücü yaratmaya çalışırken, öte yandan cihatçıları ÖSO adı altında örgütlediler, eğittiler ve silâhlandırdılar. Böylece III. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın yeni halkasına Suriye de eklenmiş oldu.
2011’den itibaren süren iç savaşta Rusya ve İran’ın yardımlarıyla ayakta kalan BAAS rejimi 10 gün içinde çöktü. Esad diktatörlüğü altında ezilen Suriye halkı, IŞİD’den dönüşen HTŞ liderliğindeki İslamcı cihatçılara teslim edildi. Bunda rejimin, değişen koşulları algılayıp gerekli dönüşümleri yapamaması, Ukrayna ile meşgul edilen Rusya’nın desteğini çekmesi, İran’ın kolunun kanadının kırılması ve Lübnan Hizbullahı’nın komuta kademesinin yok edilmesi belirleyici rol oynadı. Öyle anlaşılıyor ki ABD-Rusya arasında, Ukrayna ve Suriye’yi kapsayan bir anlaşma da söz konusu. Kuşku yok ki esas kazanan güçler ABD-İsrail bloğudur. Ortadoğu’yu çıkarları temelinde yeniden şekillendirmek isteyen ABD, büyük bir fırsat yakalamıştır. Türkiye’nin eli de güçlenmiştir. Kaotik sürecin Türkiye’yi savaşın içine daha fazla çekebileceği riski olmakla beraber, Suriye’nin şekillendirilmesinde Türkiye’nin elde ettiği üstünlük son derece belirleyici olacaktır.
Kürtler ve Rojava
2011 yılında başlayan iç savaşta Esad, güçlerini isyanın olduğu güneyde birleştirmek amacıyla Suriye’nin kuzeyinden çekildi. Kürtler, Arap aşiretleriyle iş birliği yaparak petrol ve tarım arazilerinin bulunduğu Rojava’da özerk bir yönetim kurdular. Bu yapı 2025 yılı başına kadar devam etti. 2025’de sorunlar çıkmaya başladı. Çünkü Colani yönetimi, Kürtlerin federatif/özerk yapıda statü kazanmasını kabul etmiyordu. Başından itibaren IŞİD’e karşı savaşta birlikte oldukları ABD ise Türkiye faktörünün de etkisiyle, özerk yönetim yapılanmasına destek vermedi. Kürt çevreler bunu ABD’nin ihaneti olarak değerlendirse de gerçek, ABD’nin PYD’yi sadece IŞİD ile mücadelede ortak görmesiydi. Nitekim bir ABD’li yetkili yakın zamanda yaptığı açıklamada, ABD’nin Kürtlerle ortaklığının IŞİD ile mücadele için olduğunu, bu mücadele bittiğine göre ortaklığın da sona erdiğini açıkladı. Burada akılda tutulması gereken asıl halka, Rusya’nın Esad rejiminden desteğini çekmesinde görüldüğü üzere, bir büyük emperyalist güce güvenerek yola çıkılamayacağı gerçeğiydi.
Türkiye şu anda, HTŞ ve SMO/ÖSO üzerinden Suriye’nin kaderinin çizilmesinde bir güçtür. Erdoğan bir taraftan masada en büyük payı almaya çalışırken, diğer taraftan Rojava’da, Kürtlerin statü kazanmasını beka meselesi olarak gördüğü için bir savaş yürütüyor. Kürt güçlerin ezilerek ve kontrol ettikleri topraklara el konularak Suriye’nin şekillendirilmesinde ana bileşenlerden olmamasına çalışılıyor. Son gelişmeleri gözlemlediğimizde, bu politikanın başarılı olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü taraflar arasındaki son protokole göre, statü talebi gündemden kalktığı gibi, “Rojava Özerk Yönetimi”, kontrol ettiği toprakların çoğundan çekilip dar bir alana sıkışmış görünüyor. Kürtlerin bu alışverişte ne kazandıkları ise meçhul. Türkiye, Suriye’de emperyal politikalarını uygularken bir yandan da kuzeydeki Kürtleri afyonlamak için Bahçeli’nin ağzından 1 Ekim günü “Terörsüz Türkiye” sloganını attı. DEM Parti’nin de katkısıyla bu slogan Kürt halkına ikinci çözüm süreci olarak sunuldu. Hâlbuki devletin amacı Kürt sorununu çözmek değil, “terörü” bitirmek için PKK’yi tasfiye etmekti. Nitekim amaçlanan hasıl oldu ve Öcalan’ın talimatıyla PKK kendisini fes ettiğini açıkladı. Bu arada insanları oyalamak için Meclis’te bir komisyon da kuruldu. Komisyon bir senelik bir çalışmadan sonra yakın zamanda raporunu yayımladı. Dağ fare doğurdu!
Son Yerine
Mevcut tabloda, vekâlet savaşının sürdüğü Ortadoğu’da savaşın genişlediği, kaosun ve belirsizliğin derinleştiği görülüyor. Stratejik dengeyi değiştiren ABD-İsrail emperyalizmi, Ortadoğu’da denge kurup, coğrafyayı tümüyle hegemonyası altına aldıktan ve Rusya’yı tarafsızlaştırdıktan sonra asıl büyük rakibi Çin’i kuşatmak ve onunla hesaplaşmak amacıyla Asya Pasifik’e yoğunlaşacaktır. Yeni Paylaşım Savaşı sadece Amerika’yı, Çin’i değil, insanlığı ve uygarlığı da yok edecektir. Asya Pasifik’teki olası bir savaş, III. Paylaşım Savaşı’nın başlaması anlamına gelmeyecek, zaten sürmekte olan vekâlet savaşlarının sonucunu kesin olarak tayin edecektir. Lâkin bunun anlamı, kaderimize teslim olmak olarak da algılanmamalıdır. Tarihsel sınırlarına dayanan ve emperyalist çelişkileri korkunç ölçülerde keskinleştirip küresel bir savaşa yol açan kapitalizme karşı mücadele olmadan kurtuluşun olmadığını işçi sınıfının, toplumun emekçi çoğunluğunun anlaması gerekiyor.
Ahmet Hulusi Kırım
24 Şubat 2026