Loading...

“Vadedilmiş Topraklar”dan Epstein Adasına: Emperyalist Av Partisinin İran Durağı


Sermaye, ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşar.

[K. Marx]

 

Vadedilmiş Kaynaklar

Tarihçi Thukydides’in (M.Ö. 460-400) yazdıklarına bakılırsa Antik Yunan’da komşu köylere yağma seferleri düzenlemek yaygın ve saygın bir etkinlikti. Yağmacılık, tarihçinin kendi döneminde bile, geri kalmış bölgelerde varlığını sürdürmekteydi. Kurnaz tanrı Hermes’in doğum yeri Arkadía, ekonomisi öncelikle hayvancılığa dayanan ve kaba gelenekleri olan bir diyardı (Brown, 1947). Bu beşerî coğrafyanın, “Sığır Hırsızı Hermes” mitine ev sahipliği yaparak, çalma ve gasp eylemlerini kurumsallaştırması şaşırtıcı değildir. Yunan mitolojisine göre, sadece pazar yerlerini ve tüccarları korumakla kalmayan Hermes, aynı zamanda hırsızların da koruyucu tanrısı oldu. Sığır Hırsızı Hermes de zamanla (yalnızca) Hırsız Hermes’e dönüştü.

Hırsız Hermes ve Marx’ın (1978) ünlü “vampir sermaye” metaforu, mülkiyetin doğası ve değerin gasp edilmesi üzerine kurulu ortak bir mantığa dayanır. Pazarı (piyasa) ve hırsızları aynı anda koruyan Hermes gibi, küresel kapitalist sistemin oyuncuları da kendi hırsızlıklarını kutsal ya da rasyonel bir “stratejik zorunluluk” ambalajı içinde tanıtır. Hermes hile ve gizlilikle iş görürken, sermaye de benzer şekilde; “arka kapı diplomasisi”, karanlık ağlar ve şantaj mekanizmalarıyla, küresel elitleri birbirine bağlar. Marx, yukarıdaki tespitiyle, esasen kapitalizmin bu çalışma tarzının ontolojik arka plânını açıklamaktadır. Vampirin hayatta kalmak için insan kanı emmeye muhtaç olması gibi, sermaye de ancak çevresinden kaynak çekerek (extractivism) yaşayabilir ve serpilip büyüyebilir.

Vampir sermaye, bugün artık sadece canlı emeği değil, coğrafî konumları ve yerli halkların stratejik kaynaklarını da (fosil yakıtlar, su kaynakları, nadir elementler vs.) küresel şirketlerin bilançosuna eklenecek birer “varlık” (asset) olarak kodlamıştır. Epstein tarzı pratikler ise vampirlere özgü kan içme eyleminin ritüel ifadesidir. Ritüellerin ifşası, küresel sermayenin yayılmasında etik bir sınır bulunmadığını gösterirken, ortalama insanda yarattığı tiksinti, korkuyu tabana yayarak işlevsel bir “felç” hâli yaratır. İfşa özünde bu amaca hizmet eder; faillerin utanmazlığı, amacın stratejik arka plânıyla uyumludur.

Bu açıdan bakıldığında, ABD-İsrail eksenli Orta Doğu politikaları ve İran’ı hedef alan savaş döngüsü basit bir stratejik hamleden daha fazlasıdır. Sermayenin “beslenme saati” gelmiş, ölü emeğin taze kan arayışı başlamıştır. Ekranlara düşen görüntüler, kapitalizmin doğasına gömülü “kaynak çekme” eğiliminin teolojik bir mistisizm ve biyolojik bir yırtıcılıkla birleştiği devasa bir av partisinin habercisidir. Geleneksel Yahudi anlatısındaki “Vadedilmiş Topraklar” (Arz-ı Mev’ûd), antik İbranî halkların coğrafî bilgi dağarcığı ve seyahat ufkuyla sınırlı bir bölgeyi işaretliyordu. Emperyalist lügatte, bu kavramın karşılığı artık bütün Dünya’dır (Totus mundus). İran bu dünyadaki kritik duraklardan biridir.

ABD-İsrail eksenli avlanma stratejisinde “Vadedilmiş Topraklar” miti, modern bir Hermes kültü gibi işler. Bir yandan “serbest piyasa” ve “demokrasi” vaat edilirken, öte yandan sınır ötesi kaynaklara el koyma (hırsızlık, gasp) süreci rasyonalize edilir. İsrail’in Orta Doğu’daki genişleme stratejisi de esasen mitolojik sığır hırsızlığının modern ve sofistike bir versiyonudur: Başkasının varlığını “Bana vadedilmişti” iddiasıyla kendi envanterine geçirmek. Bu koşullarda, neoliberal kantocuların kutsamaktan usanmadıkları özel mülkiyet, hukuk ile değil, “güç ve hile” ile tanımlanır. Güç ve hile, iddia edilenin aksine, özel mülkiyetin zuhurunda bir geçiş evresini değil, nihai evreyi temsil eder. Taze kan neredeyse orası vampir sermaye adına tapuya işlenecektir.

Korku ve “Allee Etkisi”

“Av partisi” benzetmesi, ABD-İsrail saldırganlığının, “av-avcı etkileşimi” üzerine modelleme çalışmalarından ve Allee Etkisi’nden esinlendiğine dair güçlü bir sezgiye dayanmaktadır. Ekolojik modellerin insan topluluklarına, siyaset bilimine ve demografiye uygulanmasına dair köklü bir akademik literatür mevcuttur. Bu literatür, özellikle biyolojik kısıtlamaların sosyal organizasyon üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik deneysel çalışmalarla zenginleşmektedir.

Doğadaki besin zincirinin “ahlâk dışı” oluşumunu etkileyen faktörler, literatürde “av-avcı etkileşimi” başlığı altında incelenir. Avcılar avın popülasyon yoğunluğunu azaltır, bu da av kaynaklarının ve nihayet avcıların popülasyon yoğunluğunu etkileyebilir. Buna karşın evrimsel süreç, iki taraf arasında bir “denge” tesis edecek şekilde seçilim baskıları yaratır. Lotka (1925) ve Volterra’nın (1931) burada ayrıntısına girmeyeceğimiz “av-avcı modeli”, bir türün hayatta kalmasının, (1) avcıdan sakınma yeteneğine (anti-predatör davranışlar) ve (2) sığınakların varlığına bağlı olduğunu varsayar. Lotka-Volterra denklemleri, siyaset bilimi ve iktisatta “yağmacı devlet” (predatory state) ve “asimetrik savaş” modellerinin analizinde yaygın biçimde kullanılmaktadır. Doğa bilimlerinde “avcı”, sosyal bilimlerde “yağmacı” anlamında kullanılan predator terimi, bu ikisi arasında köprü işlevi görür.

Keza, çok sayıda akademik çalışma, farklı yoğunluktaki silâhlı çatışmaları av-avcı (prey-predator) dinamikleriyle analiz etmiştir. Bu analizlerde, genellikle bir taraf “avcı” (saldırgan devlet), diğer taraf “av” (gerilla/isyancı/savunmacı) olarak ele alınırken; çatışmanın dalgalı seyri, adaptasyon ve uzun vadeli dengeler matematiksel olarak açıklanır. Gerilla savaşlarını doğrudan av-avcı modeli olarak kurgulayan Intriligator ve Brito’nun (1988) çalışması ve modern çatışmaları her iki tarafın da “avcı” gibi karşılıklı zarar verdiği bir rekabet modeli olarak uyarlayan Maistrenko’nun (2020) çalışması bunlar arasında sayılabilir.

Standart Lotka-Volterra denklemini Vietnam Savaşı’na uyarlayan Chiang’ın (2008) nitel vaka çalışması, bu alandaki literatüre önemli bir katkıdır. Pentagon tarafından fonlanan çalışmasında Chiang, savaşı karakterize eden üç nüfus değişkenini dikkate alır: Otorite (Authority), İsyan (Rebellion) ve Nüfus (Population). Ekolojik senaryoda A, R’yi avlar; R, A’ya saldırır; hem A hem de R –amaca ulaşmanın bir aracı olarak– P’ye erişim için “rekabet” eder. Rakiplerin (avcı ve av) bir arada var olması istenmeyen bir durum gibi görünse de stratejik plânlama amacıyla tartışılabilir ve kullanılabilir.

A’nın güç kullanımını R ile sınırlı olarak analiz eden Chiang’ın, A’nın saldırı oranının “isyan yoğunluğuna (density) bağlı olduğunu ve otorite yoğunluğundan bağımsız olduğunu” varsayması önemlidir. İsyancıların yoğunluğunun, popülasyonun sağlayabileceği azami katılım yoğunluğunu (K) ifade ettiği senaryoda, A’nın yokluğunda isyancıların yoğunluğu kademeli olarak K’ye doğru artacaktır. K düzeyi, isyancıların mutlak kontrolü ele geçirdiği düzeydir. ABD’nin Vietnam’dan çekilmesiyle Vietkong’un tüm nüfusu kısa sürede zihin kontrolüne alması, Sovyetler’in Afganistan’dan çekilmesiyle Taliban’ın ülke sathına yayılması böyledir. Chiang’ın “yoğunluk” (birim alandaki birey/etkileşim sayısı) kavramını, Ruan ve arkadaşlarının (2007) sirke sineklerinin (Drosophila) tek bir av üzerindeki “rekabetçi dışlama” olasılığını modelleyen deneysel çalışmasına atıfla analitik hâle getirmiş olması anlamlıdır.

Uzun vadeli bir bakış açısıyla, avcılar avın popülasyon yoğunluğunu yalnızca doğrudan öldürme yoluyla etkileyebilir. Buna karşın, sadece avcıların varlığı bile av hayvanının davranışı üzerinde güçlü etkilere sahiptir. Örneğin, birçok karasal tür, yırtıcılar tarafından kolayca tespit edilen ve kaçınmaya yol açan koruyucu kötü kokular geliştirmiştir (Williams & Wynne-Edwards, 1962). Keza, yırtıcı hayvanın varlığına dair sinyaller, bireylerin uyanık (teyakkuzda) olarak geçirdikleri süreyi artırırken, açık havada geçirdikleri süreyi azaltabilir; buna karşılık gece aktivitesini artırabilir (Preisser & Bolnick, 2008).

Bütün bu davranış değişimleri, av popülasyonunun yoğunluğu üzerinde, doğrudan avlanmadan bile daha belirgin olan ve “korku peyzajı” olarak adlandırılan bir etkiye işaret eder. Zanette ve arkadaşlarının (2011) deneysel çalışması, avcı karşıtı (antipredator) davranışlar nedeniyle ötücü dişi serçelerin (Melospiza melodia) yavru üretiminde %40’lık bir azalma olduğunu göstermiştir. Avcının sesi duyulduğunda, algılanan avcı varlığına yüksek oranda maruz kalan kuşlar daha tenha yuva alanları seçtiler ve daha az yiyecek aramaya çıktılar. Her iki tercih de yavrularını dezavantajlı hâle getirdi. Korku peyzajının uç senaryolarında, avcı avın hareket alanını öyle daraltır ki av hayatta kalmak için gerekli temel biyolojik işlevleri ifa edemez hâle gelir.

Doğal habitatın bize karmaşık görünen manzarası, gıda kaynakları yanında av hayvanları için çeşitli barınma ve sığınma imkânları da sağlar. Sığınak, av hayvanı popülasyonunun sabit bir sayısına veya sabit bir kısmına avcılardan korunma sağlayarak türlerin devamını destekler. Matematiksel modeller, sığınakların varlığında dengedeki avcı yoğunluğunun azaldığını, buna karşılık av hayvanı yoğunluğunun arttığını göstermektedir. Başka deyişle, sığınak hem av hem de avcı yoğunluklarını kontrol eder. Bunun yanında, “korku etkisi” dengedeki av hayvanı yoğunluğunu azaltırken, sığınakların varlığında av hayvanları daha yüksek bir korku seviyesini tolere edebilecektir (Li vd., 2022). Böylece korku etkisi, sistemi bir tür güvenli noktada stabilize ederek periyodik salınımları ortadan kaldırır.

Yukarıda bahsedilen mekanizmaların tümü, Lima ve Bednekoff’un (1999) “risk tahsis hipotezi” ile tutarlıdır: “Her bir [akut ve kronik] risk durumunda sergilenen antipredator çabalar bağımsız olmayıp, ayrılmaz bir şekilde birbiriyle bağlantılıdır.” Biyolojik popülasyonların “kümelenme” (clustering) tarzı, popülasyonların büyümesi için faydalı olsa da aşırı yoğun kümeler, kaynaklar için tür içi rekabet nedeniyle popülasyonun büyümesinin yavaşlamasına yol açar. Nüfus yoğunluğu, nüfusun hayatta kalması ve gelişmesi için elverişsiz olamayacak kadar seyrek veya çok yoğundur. Her bir popülasyonda bu optimal dengeyi sağlayan mekanizma, literatürde “Allee Etkisi” olarak bilinir (Stephens vd., 1999).

Bir popülasyonun hayatta kalması için gereken “kritik yoğunluğu” ifade eden Allee Etkisi, birey başına fitness (hayatta kalma ve üreme başarısı) ile popülasyon yoğunluğu arasındaki pozitif korelasyondur. Doğada genellikle iki tür Allee Etkisi gözlenir: güçlü ve zayıf. Zayıf bir Allee Etkisi’nde, popülasyon yoğunluğu yavaş artmasına rağmen pozitiftir. Normal koşullarda, popülasyon yoğunluğu arttıkça kaynak rekabeti büyüme hızını yavaşlatır. Ancak güçlü Allee Etkisi’ne maruz türlerde, yoğunluk belirli bir eşiğin (unstable equilibrium) altına düştüğünde popülasyonun nesli tükenir (Nelson vd., 2004).

Sosyal Allee Etkisi

Allee Etkisi’nin insan popülasyonlarındaki izdüşümü, nüfusun belirli bir kritik seviyenin altına inmesiyle sosyal sermaye ve iş birliği kapasitesinin (savunma, gıda paylaşımı vs.) çökmesidir. Antropolojik çalışmalar, özellikle dış dünyadan yalıtılmış, izole ada topluluklarının (Grönland’ın Nors halkı, Pitcairn adası halkı, Tazmanya halkı gibi) güçlü Allee Etkisi altında dağılıp yok olduğunu göstermiştir. Keza, bir topluluk, kendi bekası için bağımlı olduğu kaynaklara erişimi engellendiğinde göç etmekte ya da yok olmaktadır. Sosyal yoğunluğun çok düşük olduğu senaryoda, grup veya topluluk üyeliğini sürdürmek zorlaşmaktadır.

Allee Etkisi’ni toplumsal ve siyasal bir çöküş modeli olarak okumak, aslında bir halkın “organize olma” kapasitesini matematiksel bir eşiğe indirgememize imkân verir. Bu anlamda, örneğin, İran’ın stratejik kapasitesini kaybetmesi (devletin üzerinde yükseldiği sosyal dokunun yoğunluğunun kritik eşiğin altına düşmesi), biyolojik bir popülasyonun antipredator yeteneklerini kaybetmesiyle matematiksel olarak benzer sonuçlar doğurabilir. Keza, bu biyolojik fenomen jeopolitik bir “av-avcı” denklemine uygulandığında, neden bazı toplumlar dış saldırılara direnç gösterirken bazılarının hızla çözüldüğünü açıklayabilir.

Jeopolitik düzlemde bir toplumun yoğunluğu[1], birey sayısı (nüfus), bireylerin birbirine yakınlığı, bağların karşılıklılığı, örgütlenme, “sığınak” inşa etme ve kolektif savunma mekanizmaları geliştirme kapasitesinin bir işlevidir. Popülasyonun pozitif “yoğunluk-bağımlı” olması, yoğunluğun, “bireylerin kaderleri ve popülasyon içindeki etkileşimleri üzerindeki etkilerinden” kaynaklanır (Stephens vd., 1999).

Bir toplumun dış müdahalelerle (yaptırımlar, suikastlar, siber saldırılar, askerî müdahale) veya iç manipülasyonlarla –ayakta kalmak için gereken– kritik eşiğin altına itilmesi mümkündür. Bu noktada, avcı-av etkileşimi güçlü Allee Etkisi ile birleşir. Toplum, küresel avcılar hiçbir ek çaba sarf etmese bile kendi iç dinamikleriyle (kaos, atomizasyon, iç çatışma, beyin göçü vb.) çöküş girdabına (extinction vortex) sürüklenir ve “avlanabilir” düşük yoğunluklu gruplara ayrılır. Hiyerarşiler yıkılır ve birikmiş toplumsal enerji serbest kalır.

Avcı korkusuyla sinen ve örgütlenme yeteneğini kaybeden halklar, avlanma riskini asgariye indirecek sığınakları (uluslararası hukuk, egemenlik, bölgesel ittifaklar, kolektif eylem vs.) kendi elleriyle imha edecektir. Kritik eşiğin altında, Hobbes’un “doğa durumu” değil, Epstein ifşaatıyla öngörülen felç hâli geçerlidir. Kuvözdeki bebeklerden Minab’taki (İran) ilkokul çocuklarına uzanan ellerin temsilcisi, ahlâkî bir sınırının olmadığını vurgulamıştır. “Her şeyi yapabiliriz,” mealindeki mesajlar, halkların organize olma iradesini felç etmeye yöneliktir.


Bir toplumun gerçek gücünü, onun yoğunluğu belirler (Görsel: networkpages)

Sürekli “avlanma” (saldırı/işgal) tehdidi altındaki bir toplum, kaynaklarının (ekonomik, teknik, entelektüel) büyükçe bir kısmını antipredator harcamalarına (önleme, savunma, sığınak) ayırmak zorundadır. Devletli toplumlar açısından –işlediği ölçüde– uluslararası hukuk, bölgesel ittifaklar, hava savunma sistemleri, nükleer caydırıcılık ve güçlü kolektif yapılar siyasal anlamda güvenli birer sığınak sayılabilir.

Bununla birlikte, antipredator yatırımlarına ayrılan her birim kaynak; toplumsal-beşerî gelişimden, eğitimden ve refahtan fedakârlık anlamına gelir. Bu “kronik korku” durumu, toplumun toplam fitness puanını düşürür ve onu uzun vadede Allee eşiğine yaklaştırır. Küresel vampir sermaye ise yapabildiği ölçüde avını sığınaktan mahrum bırakmaya çalışır. Bilhassa “yalnızlaştırma” politikaları, avın biyopolitik sığınaklarını yok ederek onu avcıyla doğrudan, savunmasız bir etkileşime zorlar.

Şiî Kültürünün Sığınak Etkisi

İran ve Şiî kültürü, Allee Etkisi’nin yönetilmesi açısından çarpıcı bir örnektir. Şiî öğretisinin merkezinde yer alan “Kerbela” ve “Gaybet” (İmam’ın gizlenmesi) anlatıları, toplumsal yapının atomize olma riskine karşı sağlam bir “kümelenme” (clustering) zemini sunar. Şehadet ve yas kültürü, dış tehdit arttıkça avcının “birim başına saldırı” maliyetini yükselten bir pozitif geri besleme sağlar. Böylece toplumu atomize olmaktan koruyan bir “manevî sığınak” inşa edilmiş olur. Avcı, çoklu saldırılarla av popülasyonunu seyreltirken aslında onun “birim başına savunma” kapasitesini (direniş eşiğini) yükseltir; geride kalanların birbirine daha sıkı bağlanmasını sağlar.

Ancak bu aşırı kümelenme, toplumu dış dünyadan yalıtarak uzun süreli bir biyopolitik durgunluğa da yol açabilir. Kaynaklar üzerindeki rekabet artarken, statükonun getirdiği hantallık belirgin hâle gelir. Yönetici elitin (mollalar ve diğerleri) toplumu sürekli bir “kuşatılmışlık ve korku” ikliminde tutması, popülasyonun büyümesini engelleyen bir zayıf Allee Etkisi yaratma riskiyle maluldür. Bu senaryoda, popülasyon (toplum) yok olmasa da büyümesi ve dış dünyayla verimli bir mübadeleye girmesi zordur. Biyolojik terimlerle ifade etmek gerekirse, her antipredator tepki belirli bir fitness maliyeti taşır. Bu çelişkili durumdan kurtulmanın yolu, antipredator davranışlar geliştirmek yerine bir avcıya dönüşmektir; ava çıkanı avlamaktır.

Özetle, Şiî kültürü ve öğretisi, Allee Etkisi bağlamında İran toplumuna bir yandan aşılması güç bir sığınak avantajı sağlarken, diğer yandan dış dünyaya adaptasyonu zorlaştıran bir “izolasyon” maliyeti yükler. İran için bu sorun, en az ABD-İsrail saldırganlığı kadar önemli bir sorundur. Nitekim küresel medya kampanyaları eşliğinde yürütülen son saldırılar, sadece İran’ı askerî olarak zayıflatmayı değil, sosyal yoğunluğunu Allee eşiğinin altına çekmeyi de amaçlamış görünmektedir. Dolayısıyla, son asimetrik saldırıların başarısı, bu saldırıların İran toplumunu “iş birliği yapamaz hâle getirecek” bir kritik eşiğe itip itmediğiyle ölçülmelidir.

Sahadan gelen parçalı haberler, İran toplumunun henüz bu eşiğin altına itilemediğini gösterse de avcının “korku peyzajı” yaratmadaki geçmiş performansı, durumu tersine çevirmekten vazgeçmeyeceğini gösteren örneklerle doludur. Üst düzey yöneticilerin öldürülmesine dair haberlerin yüksek çözünürlüklü ayrıntılar eşliğinde servis edilmesi, saldırıda kullanılan silâhların tahrip gücü, şeytanî yapay zekâ uygulamaları, sofistike uydu destek sistemleri vs. Bu ve benzeri göreli üstünlüklere dair abartılı anlatıların ana akım medyayı işgal etmesi, bir korku peyzajı inşasına fiilî bir işgalden daha fazla hizmet etmektedir.

Kritik eşiğin altında, küresel sermayenin açgözlülüğünü seleksiyona uğratacak bir mekanizma söz konusu değildir. Bugün “özgür dünyanın” ve onlarla aynı locada yer tutan Sünnî çoğunluğun, Şiî dünyanın (Direniş Ekseni) vurulmasına seyirci kalması tarihsel bir reflekstir; dinsel değil ekonomi-politik bir konumlanmadır. Bu konumlanma, küresel sermayenin “Bütün Dünya’yı bir Epstein Adası’na çevirme” vizyonuyla uyumludur. Çoğunluğun, “av partisi” olarak adlandırdığımız bu süreci locadan ya da tribünden seyretmesi, küresel bir korku peyzajı inşasının ön koşuludur. Korku, kolektif teyakkuz kabiliyetini felç ederek halkları av partisinin pasif birer üyesi ve nihayet “bir sonraki av” adayı hâline getirecektir.

Hermesçi hırsızlık, vampir sermaye ve av-avcı etkileşiminin sentezi, bizi İran’a yönelik saldırıların yalın bir analizine götürebilir: Hedef, İran’ın ulusal egemenliğini (avın sığınağını) yok ederek onu küresel sermaye için bir “açık kaynak” hâline getirmektir. Yöntem, Hermesçi hile (nükleer tehdit, teröre destek, insan hakları ihlâlleri vb. suçlamalar) ve hırsızlık (ekonomik yaptırım ve abluka, yurtdışı varlıklara el koyma vb.) mekanizmalarıdır. Amaç, sermayenin vampir doğasını tatmin edecek yeni bir beslenme alanı açmaktır.

Emperyalist çıkarlar açısından “vadedilmiş” kategorisinde değerlendirilen her kaynak, ev sahibi ülkeye benzer bir hedef-yöntem-amaç üçlüsünü davet edecektir. Davetiyenin İran’la sınırlı kalmayacağını göremeyen halklar ve siyasetçiler, Aziz Nesin’in (2013) hikâyesindeki, kurdu görmemek için gözlerini yumup “Kurt değil canım, boş ver...” diyen yaşlı eşeğin ölümcül yazgısını paylaşacaktır. Bu yazgı, Ali Şeriati’nin (2013) “dolaylı eşekleştirme” olarak tanımladığı, “zihinleri cahilliğe, sapıklığa ve azgınlığa sürükleme” sürecinin doğal sonucudur.

Eşekleştirme sürecini, Trump ve hempalarının ABD-İsrail saldırganlığı bağlamındaki beyanları eşliğinde değerlendirmek gerekir. Burada ahlâkın yok sayılması değil, Epstein esinli yeni bir burjuva ahlâkının inşası söz konusudur. TBMM genel kurulundan yükselen “utanmıyoruz” nidalarıyla Trump’ın “Sınırım kendi ahlâkımdır,” mealindeki sözleri, bu yeni nesil ahlâkın retorik arka plânını oluşturmaktadır. Ahlâkın “hâkim üretim ilişkilerini koruyan bir üst yapı kurumu” olduğu şeklindeki Marksist tezin bir kez daha doğrulanmış olması önemlidir. Halkların saldırganlara karşı dayanabileceği bir “evrensel ahlâk” zemini yoktur. Dayanabilecekleri tek şey silâhtır.

Sonuç: Eşeklikten Teyakkuza

İnsan türü evrimsel süreçte doğadaki yırtıcılardan korkmayı ve korunmayı öğrenmiştir. Bununla birlikte, hemcinsinden korkma ve savunma mekanizmaları geliştirme konusunda, doğa ile kültür arasında bir yerdedir. İnsanın hem av hem de avcı olduğu koşullarda, seçilim baskıları doğa ve kültürün müşterek müdahalesi altında işler. İtaat ve teslimiyeti “erdem” olarak sunan dinsel-kültürel öğretiler ve korkunun patolojik formlarını destekleyen peyzaj çalışmaları, küresel kaynak çekme projelerinin başarısını kolaylaştırır. Böylece kapıdaki kurdu somut bir gerçeklik olarak değil, egzotik bir imge veya soyut bir ide olarak algılarız. Ne de olsa resimdeki kurt kimseyi ısırmaz değil mi?

Küresel sermayenin bu yağmacı potansiyeli bizi kolektif bir teyakkuza sevk etmiyorsa zihnimiz ölümcül tehlikelere karşı geçirimsiz demektir. Aziz Nesin’in hicvettiği konfor bölgesinden çıkmanın yolu, dayanışmanın bir tercih değil, bir “hayatta kalma” eşiği olduğunu kavramaktır. Bu eşiğin altına düşen bir toplum, emperyalizmin “bütün Dünya’yı bir Epstein adasına çevirme” iştahına meze olmaya adaydır. Küresel av partisine konu olan her kaynak, kolektif eylemlerle savunulmadığı takdirde vadedilmiş birer ganimettir.

Bu koşullarda asıl sorun, Sünnî İslamcıların iddiasının aksine, Şiî öğretisinin sözde sapkınlığı değil, küresel sosyal bünyenin, Epstein esinli av partileri karşısındaki savunmasızlığıdır. Avcılara karşı sığınaklar ve savunma hatları oluşturabilen kolektif varlıklar olmak, artık sadece politik değil, biyolojik bir zorunluluktur.

Muhsin Altun

14 Mart 2026

Dipnot:

[1] Sosyal yoğunluk, belirli ve sınırlı bir fiziksel veya sanal alandaki bireylerin sayısını, aralarındaki etkileşimlerin yoğunluğunu, davranış kalıplarını ve algılanan kalabalığı ifade eder (Baum & Koman, 1976; Pedersen, 1983). Allee Etkisi’ne yol açan mekanizmalar söz konusu olduğunda sayı ve yoğunluk arasındaki ayrım karmaşıktır ve büyük ölçüde sistemin incelendiği mekânsal çözünürlüğe bağlıdır (Stephens vd., 1999).

Kaynakça:

Baum, A., & Koman, S. (1976). Differential response to anticipated crowding: Psychological effects of social and spatial density. Journal of Personality and Social Psychology, 34(3): 526-536.

Brown, N.O. (1947). Hermes the Thief: The Evolution of a Myth. Madison: University of Wisconsin Press.

Chiang, L. (2008). Modeling Interaction of Insurgency and Counterinsurgency by Differential Equations. Washington DC: Trinity Washington University.

Intriligator, M.D., & Brito, D.L. (1988). A Predator-Prey Model of Guerrilla Warfare. Synthese, 76(2): 235-244.

Li, Y.X., Liu, H., Wei, Y., Ma, M., Ma, G., & Ma, J.Y. (2022). Population Dynamic Study of Prey-Predator Interactions with Weak Allee Effect, Fear Effect, and Delay. Journal of Mathematics. Vol. 2022, Article ID 8095080.

Lima, S., & Bednekoff, P. (1999). Temporal variation in danger drives antipredator behavior: The predation risk allocation hypothesis. American Naturalist, 153: 649-659.

Lotka, A.J. (1925). Elements of Physical Biology. Baltimore: Williams & Wilkins.

Maistrenko, O., Shcherba, A., Yunda, V.A., & Karavanov, O. (2020). Use of Lotka-Volterra differential equations for the creation of the model of combat use of military formation in the mutual fire conditions. Military Technical Collection, 23: 27-33.

Marx, K. (1978). Kapital: Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili (Çev. A. Bilgi). Ankara: Sol.

Nelson, E.H., Matthews, C.E., & Rosenheim, J.A. (2004). Predators Reduce Prey Population Growth by Inducing Changes in Prey Behavior. Ecology, 85(7): 1853-1858.

Nesin, A. (2013). Ah Biz Eşekler. İstanbul: Nesin Vakfı.

Pedersen, D.M. (1983). Perception of Spatial and Social Density. Perceptual and Motor Skills, 57(1): 223-226.

Preisser, E.L., & Bolnick, D.I. (2008). The Many Faces of Fear: Comparing the Pathways and Impacts of Nonconsumptive Predator Effects on Prey Populations. PLoS ONE 3(6): e2465.

Ruan, S., Ardito, A., Ricciardi, P., & DeAngelis, D.L. (2007). Coexistence in competition models with density-dependent mortality. Comptes rendus biologies330(12): 845–854.

Şeriati, A. (2013). Bilinç ve Eşekleştirme (Çev. M. Demirkol). Ankara: Fecr.

Stephens, P.A., Sutherland, W.J., & Freckleton, R.P. (1999). What is the Allee Effect? Oikos, 87(1): 185-190.

Volterra, V. (1931). Variations and fluctuations of the number of individuals in animal species living together. Chapman, R.N. (Ed.). Animal Ecology (409-448). New York, NY: McGraw-Hill.

Williams, D.D., & Wynne-Edwards, V.C. (1962). Animal Dispersion in Relation to Social Behaviour. Edinburgh: Oliver & Boyd.

Zanette, L.Y., White, A.F., Allen, M.C., & Clinchy, M. (2011). Perceived predation risk reduces the number of offspring songbirds produce per year. Science, 334(6061): 1398-1401.