20 Eylül 2023’te yayımladığımız “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) Bağlamında Jeopolitik Mücadele” adlı çalışma; “Devletlerin yol-kanal-koridor-kuşak üzerinden taraflaşma/bloklaşma yahut düşmanlaşma eğilimlerinin arttığı, yakın gelecekte daha da artacağı ve kapitalistler arası çelişkilerin derinleşeceği beklenebilir,” şeklinde bitiyordu ki bundan kısa bir zaman sonra, 7 Ekim’de Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonuyla birlikte İsrail-Filistin savaşı başladı. 23 Ekim 2023 tarihli “Filistin-İsrail Savaşı Bağlamında Orta Doğu’da Emperyalistler Arası Jeopolitik Mücadele” adlı çalışmada da savaşın, devletlerin yol-kanal-koridor-kuşak projelerinden bağımsız düşünülemeyeceğini vurgulamıştık.[1]
Geldiğimiz noktada savaş İsrail’in soykırıma varan vahşetiyle devam etmektedir. İsrail-Hizbullah, İsrail-İran arasında kısa süreli savaşlar yaşandı ancak henüz beklendiği üzere bu çatışmalar geniş katılımlı bölgesel savaşa evrilmemiştir. Bölgesel savaş beklentileri hâlâ yüksek fakat belirtmek gerekiyor ki bölge ülkeleri kendi iç dinamikleriyle bu tür bir savaşı yürütecek kapasiteye ve daha önemlisi niyete sahip değil. Bunun için NATO ve ABD’nin fizikî/askerî gücü gerekiyor ki daha evvel yayımladığımız çalışmalarda defaatle vurguladığımız üzere bu güçler askerî varlığını Ortadoğu coğrafyasından Asya Pasifik’e kaydırmaya çalışmaktadır. Özellikle büyük kısmı Arabistan’dan olmak üzere ABD; Irak, Kuveyt, Ürdün dâhil bölge ülkelerinden hava savunma kapasitelerini geri çekiyor. ABD hâlihazırda Suriye’deki varlığını da ağır silâhların bir kısmını müttefiki olan yerel güçlere devrederek büyük ölçüde azaltmıştı. Macar asıllı Amerikalı jeo-stratejist George Friedman, 22 Haziran 2021 tarihli bir raporda, buralardan boşaltılan askerî gücün Çin periferisinde bulunan askerî sahaya nakledilebileceğini ifade etmekteydi.
Ortadoğu’daki ABD kuvvetlerini azaltma Pentagon merkezli ABD savunma stratejisinin ana yönelimi olmuştur. Dolayısıyla bölgeden çıkmaya çalışan ABD için burada meydana gelecek yeni çatışmalar ancak bu süreci geciktirmekte, sekteye uğratmaktadır. Bu bağlamda İsrail-Filistin, İsrail-Lübnan, İsrail-İran savaşları bu yönelimde bir kırılmaya yol açmış olsa da ABD’nin orta ve uzun vadeli projeksiyonunda Ortadoğu coğrafyasında sınırları genişleyen bölgesel bir savaşa dâhil olmanın bulunmadığı söylenebilir. Sürecin çok bilinmeyenli girift bir karakteri olduğunun da altını çizmek lâzım. Şöyle ki, ABD’nin askerî-politik varlığı ile bu bölgede çakılı kalmasının Çin’i rahatlatan bir yönü varken, burada ortaya çıkan çatışma/savaş ve karışıklıkların küresel ticareti ve enerji arz güvenliğini olumsuz etkilemesi Çin’i başka bir düzlemde sıkıştırmaktadır. Zira güvenlikle ilgili endişeler Çin’de üretilen ticaret mallarının zengin Avrupa pazarlarına yahut dünyanın diğer kısımlarına ulaşması önünde büyük engeller çıkarmaktadır. Arz güvenliğiyle ilgili tekinsiz ortam da Çin’de devasa sanayi üretimini mümkün kılan, enerjinin “darboğazı-kıtlığı” korkusunu körüklemektedir. Bu iki endişe konusu, jeopolitik iklimde Süveyş Kanalı ve Bab-el Mendeb ve Hürmüz Boğazı’nda cisimleşmektedir. İsrail-Filistin savaşının başlarında hiç de üzerinde durulmayan bu mesele, geldiğimiz noktada oldukça kritik bir durum yarattı. Örneğin Çin’in büyük yatırımlar yaparak işletme hakkını 25 yıllığına satın aldığı Hayfa ve Aşdod limanları çatışmalı ortamda tercih edilmemeye başlandı. Bu güzergâhlarda yapılan ticarette güvenlik riskleri sigortalama maliyetlerinde büyük artışlar getirmiş, bu durum şirketleri yeni rota arayışlarına itmiş ve böylece gemilerle yapılan konteyner taşımacılığında navlun ücretlerinde de küresel enflasyonu etkileyecek düzeyde yüksek fiyatlamalar ortaya çıkmıştır. Bunlara ek olarak, Yemen’de Husilerin Süveyş Kanalı’nı hedef alan roket saldırıları durumun şiddetini daha da artırmıştır. Saldırılarla birlikte Süveyş Kanalı’ndan geçen gemi sayısı yaklaşık %25 azalmış durumdadır. Süveyş Kanalı’nın güvenlik açısından riskli hâle gelmesinin ticaret gemilerini Güney Afrika/Ümit Burnu rotasını kullanmaya yönelttiği, böylece navlun ücretlerinde ortaya çıkan artışlar küresel ticarette ciddi fiyat dalgalanmalarına yol açtığı görülmektedir. Öyle ki Tesla ve Volvo fabrikalarında bazı aksamların tedarikinde sorun yaşandığı için üretimde kesintiler olduğu hatta üretimin durma noktasına geldiği, Shell ve BP gibi şirketlerin Kızıldeniz üzerinden petrol sevkiyatını askıya aldığı, aynı şekilde LNG taşımacılığı yapan tankerlerin de artık Süveyş Kanalı rotasını kullanmayı istemediği dönemler yaşandı.

Harita 1: Bab-el Mandeb
Bugün İsrail-İran Savaşı’nda Hürmüz Boğazı’nın kapatılma ihtimali sürekli masada güçlü bir kart olarak duruyor. Dünya ticareti ve enerji arz güvenliği konusunda yaşanan bu “olumsuz” ortamdan Çin’in birincil derecede etkilenmekte olduğunu söylemek gerekiyor. Gelişmeler gösteriyor ki yaşanan çatışma, savaş ve istikrarsız ortam Çin’in ürettiği malları dünya pazarlarına kolaylıkla ulaştıramayacağı, aynı zamanda devasa üretim kapasitesini besleyecek petrol ve doğalgazın naklinde de sorunlar yaşayacağı bir “durum” yaratmaktadır. Çin’in yakın dönem Ortadoğu açılımlarının kısa bir süre içinde mevcut gelişmeler eliyle berhava olduğu söylenebilir. Geride bıraktığımız birkaç yıl içinde İsrail, İran ve Körfez ülkeleriyle altyapı ve enerji kaynaklarına yönelik çeşitli anlaşmalar imzalamıştı. Çin, bu girişimlerle birlikte Körfez’deki enerji ve lojistik çıkarlarını genişletmeye başlamıştı. Özellikle Suudi Arabistan ve İran arasında mevcut sorun ve düşmanlıkları barışçıl bir zemine çekmek için ciddi çaba sarf etmişti.[2] Bölgeye yönelik Çin’in yumuşak güce dayalı artan müdahalesi, petrol üretimini ve diğer bölgesel iş birliği biçimlerini istikrara kavuşturmayı hedeflemekteydi. Çin’in bu yöndeki politikaları ve jeostratejik hamlelerinin mevcut durumun ortaya çıkmasındaki payının ne olduğunu elbette bilemeyiz ancak özellikle petrol ve doğalgaz odaklı çabaları ve yeni tedarik zincirleri konusundaki girişimlerinin klasik emperyalist blok nezdinde rahatsızlık kaynağı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 2024 yılının başında Çin ve Mısır arasında 2024-2028 döneminde kapsamlı stratejik ortaklığa yönelik yürütme programının imzalanması Çin’in bölgede ana unsur olmaya yönelik kararlı adımlarından biriydi.
Rusya-Ukrayna Savaşı, Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’nin (OBOR) kuzey kuşağında yapılan ticareti, İsrail-Filistin, İsrail-Lübnan, İsrail-İran savaşları ve Husilerin ticaret gemilerine saldırıları da projenin güney kuşağında yapılan ticareti baltaladı. Buralarda yapılan ticaret artık hem daha güvensiz ve riskli hem de daha masraflı. Dolayısıyla görünen o ki plânlı ya da plânsız bu gelişmeler bir şekilde Çin’in izolasyonu sürecine eklemlenmektedir. 2023’te Hindistan’ın ev sahipliği yaptığı zirvede açıklanan Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru/India-Middle East-Europe Economic Corridor (IMEC) girişimi, rotasıyla ilgili tartışmaları bir kenara bırakırsak, küresel ticaretin ağırlık merkezinin değiştirilmeye çalışıldığını gösteriyordu. Ucuz işgücüne dayalı Çin merkezli kapitalist üretim modelinin tıkandığı, bu modelin artık geçmişte olduğu kadar ucuz olmadığı burjuva iktisatçılar tarafından dillendiriliyordu. Bu konuda temel argüman, Çin’in iktisadî büyüme rakamları ile “gelişmekte olan” ülkelerden farklılaşmış, özellikle satın alma gücü paritesinde kişi başına düşen GSYİH’ya göre diğer gelişmekte olan ülke ekonomilerinden ciddi ölçüde ayrışmış olmasıydı. Buna karşın Hindistan büyüyen nüfusuyla Çin’i geride bırakmıştır ancak satın alma gücü paritesindeki kişi başına düşen GSYİH’si Çin’e kıyasla çok “düşük” seviyelerde kalmıştır.[3] Bu durum kapitalist üretimin ağırlık merkezinin Çin’den Hindistan’a kaydırılmaya çalışılmasının temel gerekçelerinden birini oluşturmaktadır. Üretimin ağırlık merkezinin değişmesi demek, ticaret yollarının ve tedarik ağlarının da değişmesi demektir. Bu yeni denklemde OBOR ve IMEC projelerinin yeni bir çatışma, sürtüşme ve gerilim alanı olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Batılı ülkelerin yaşanacakları ön gördüğü ve bir süredir bu sürece hazırlık yaptığı anlaşılıyor. Son dönem devletlerin strateji belgelerinden yeni duruma geçisin aşama aşama plânlandığı görülüyor. Özellikle Almanya, Fransa, Hollanda’nın ayrı ayrı strateji belgeleri olmakla birlikte bu ülkelerin strateji belgelerinden faydalanılarak AB’nin Hint-Pasifik Stratejisi oluşturulmuştur. Bu belgelerde özellikle ASEAN (Güneydoğu Asya Devletleri Birliği) ile iş birliğinin önemi vurgulanmakta, ayrıca sürdürülebilir ve kapsayıcı refah, yeşil dönüşüm, okyanus yönetişimi, dijital yönetişim ve ortaklıklar, bağlantısallık, güvenlik ve savunma ile “insan güvenliği” konu başlıklarında öncelikler belirlenmiştir.[4] Avrupa’nın Hint-Pasifik bölgesine yönelimi Kovid-19 salgını döneminde tedarik zincirlerinde oluşan aksamalar sonucu belirginleşmişti. Zaten bir süredir Çin’e olan bağımlılığın azaltılmasıyla ilgili arayışlar varken Süveyş Kanalı’nda yaşanan gemi kazası ve buna bağlı tıkanma ve İsrail-Filistin savaşı sürecinde Husilerin ticaret gemilerine yönelik saldırıları ilgili ülkeler nezdinde somut adımların atılmasında tetikleyici olduğu söylenebilir. Almanya’nın 1 Eylül 2020 tarihinde yayımlanan strateji belgesinde; “bölgeye yönelik siyasetin, hiçbir ülkenin Soğuk Savaş zamanında olduğu gibi taraf seçmek zorunda kalmayacağı bir yapıda oluşturulması gerektiği” vurgulanmaktadır. Almanya merkezli Bundesbank’ın Eylül 2023 raporunda ise “Çin’den ani bir ayrışmanın muhtemelen kısa vadede tedarik zincirlerinde ve üretimde geniş kapsamlı aksamalara” neden olacağını, bu aksamaların arz kaynaklarının daha fazla çeşitlendirilmesi ve bunun bölgesel serbest ticaret anlaşmaları yoluyla da kolaylaştırılabileceğini belirtilmektedir. Raporun devamında, bu girişimler sayesinde tedarik zincirlerinde yaşanabilecek büyük çaplı aksaklıkların önlenebileceği ve Çin’e olan bağımlılığın azaltılabileceği yazmaktadır.[5] Kısaca özetlersek; dünyanın en büyük mal alıcısı konumunda olan Avrupa ülkeleri, üretimde Çin’in kenara itildiği bir senaryoya kademeli ve dengeli bir geçiş yapmaya hazırlanıyor.
Balkanlar Jeopolitiği ve İsrail
Basra Körfezi-Hürmüz Boğazı enerji, Süveyş Kanalı-Bab-el Mendeb Boğazı ise ticaret ile tanımlıdır. Süveyş Kanalı-Bab-el Mendeb Boğazı tarihsel olarak İngiliz sömürgeciliğinin Doğu Afrika, Hint-Pasifik ülkelerine ulaşması açısından çok önemli noktalardır. Bismark’ın ifadesiyle, “Londra beyin ise, Kızıldeniz de onun Doğu Afrika, Hindistan ve ötesine ulaşan kaslarını ve kollarını teşkil eder.” Bu bölge ve periferisinde yaşanan bütün çatışma, savaş, terör ve bunların yarattığı istikrarsız ortam dünya ticaretinin ve dünya enerji üretiminin “düğüm noktası” olmasıyla ilişkilidir. İsrail bu ortamın ana aktörüdür, bütün bu kaotik dengeyi yönetmesi, kontrol altında tutması için bölgenin kalbine kurulmuştur. Bu kritik/hayatî görevin icracısı İsrail’i ve İsrail’in kuruluş dinamiklerini iyi anlamak gerekiyor.
Yüzyılın hemen başında, özellikle Mezopotamya, İran ve Arabistan Körfezi’nin zengin petrol kaynakları İngiliz sisteminin küresel hegemonyası için yaşamsal bir öneme sahipti. Dönemin stratejistlerinden olan Sir Maurice Hankey, “İngiliz sisteminin kömür gücüyle değil petrol gücüyle ayakta kalabileceğini” savunuyordu. Almanya’nın da aynı şekilde gelişmekte olan sanayisinin ihtiyaç duyduğu “yakıta” erişmek yönünde bir plânı vardı. Osmanlı bu iki yönelimin ortasında güçsüz ve zayıf durumdaydı. Zengin petrol kaynakları topraklarındaydı fakat içinde bulunduğu zaaflı yapı bağımsız hareket etmesini mümkün kılmıyordu. İç siyasette İngilizci-Almancı çekişmesi şeklinde açık bir kutuplaşma vardı, koskoca imparatorluk iki yönelimin iç siyasetteki figürleri aracılığıyla sağa sola çekiştiriliyordu. Nihayetinde dönemin hâkim gücü olan İngiltere’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma plânını müfttekileriyle icraata dönüştürme süreci yani Dünya Savaşı başladı. Osmanlı ise daha dengeli-ilkeli bir ortaklık içinde olduğunu düşündüğü Almanya ile savaşa katılmak zorunda kaldı ki zaten kısa bir zaman sonra savaşın asıl meydanı kendi toprakları olacaktı.

Harita 2[6]
1907 İngiliz-Rus Antlaşması, 1915 Sykes-Picot ve 1917 Balfour Deklarasyonu bu sürecin önemli kilometre taşlarıdır. Özellikle 1917 Balfour Deklarasyonu, Osmanlı toprağı olan Filistin’in Yahudi yerleşimine açılacağını ilân ediyordu. 1914’te henüz savaş başlamadan Musul-Kerkük hattında İngiltere’nin ciddi casusluk faaliyetleri vardı. Dünyanın en büyük donanma gücüne sahip olan İngiltere kömürden petrole geçiyordu ve petrol kendi topraklarından ve eski hâkimiyet alanlarından uzaktaydı. Osmanlı’nın petrol bölgelerinin jeostratejik önemi patlama derecesinde artmıştı. İngiltere donamasında önemli bir konumda olan Amiral Lord Fisher, “Basra Körfezi bir İngiliz gölü olmalı,” diyordu. Bu strateji uyarınca İngiltere, 1912’de Royal Dutch Shell ve Anglo Persian Oil Company aracılığıyla İran petrollerine el koymuştu. Aynı amaçla Osmanlı petrollerini (Musul-Kerkük) ele geçirmeyi istiyordu. Ayrıca Filistin’de kurulacak bir Yahudi devleti Süveyş Kanalı ile Hindistan arasındaki “İngiliz İmparatorluk arterini” güvence altına alacaktı.
İngiltere, Ortadoğu coğrafyasında amaçladığı hedeflere ulaşmak için Osmanlı’yı Balkanlar’dan yıkmaya başladı. Slav, Katolik, Müslüman, Ortodoks unsurların iç içe yaşadığı, çok dinli ve çok milletli bir yapı arz eden bu coğrafya Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıf noktasıydı. İngiliz jeopolitiğine göre; İsrail’in kurulması için Osmanlı’nın Balkanlar’dan “sökülmesi”, Almanya’nın zayıflaması için de Balkanlar’ın istikrarsızlaştırılması gerekiyordu. Özellikle Osmanlı’nın Balkanlar’dan sökülmesi salt toprak kaybı veya askerî bir mesele değil, çok katmanlı, çok aktörlü ve çok cepheli bir medeniyet krizini ifade ediyordu. Öyle ki Birinci Savaş momentinde yıkılan üç imparatorluğun çöküşünün de Balkanlar’dan başladığını söylemek mümkün.[7]
Osmanlı özelinde Balkanlar’dan ayrılma/kopma/sökülme sürecinin baş aktörü Jön Türkler ve onların devamcısı İttihat ve Terakki Cemiyeti’ydi. Bu örgütler İmparatorluğun çözülme sürecinde de başat rol oynadılar. Jön Türkler 1865 yılında İngiliz dış politikasının en etkili ismi olan Lord Palmerston’un tasavvurunun ve girişimlerinin bir sonucu olarak kurulmuştu. Palmerston[8], Osmanlı’nın iç siyasetine müdahaleyi öne koyan ve bu müdahaleleri meşrulaştıran akıl konumundaydı. Jön Türkler, İngiliz istihbaratının ihtiyaçları doğrultusunda 19. yüzyıl boyunca bizzat Palmerston’un şekillendirdiği Mazzini tarzı milliyetçi örgütlerden biridir. İngilizler çok katmanlı, asimetrik bir hareket tarzıyla hem Jön Türkleri hem de Osmanlı içindeki karşıt etnik milliyetçileri (Arap, Ermeni, Kürt, Sırp, Bulgar vs.) destekliyordu. Bu örgütler sahada birbirini kırıma uğratacak derecede düşmanca davranabiliyordu. Örneğin 1915’te Jön Türkler, Kürt örgütlerini (Hamidiye Alayları) kullanarak Ermeni kırımını yapmışlardı. İngilizler aynı anda hem Ermenilere “Büyük Ermenistan” hem de Kürtlere “Büyük Kürdistan” sözü vererek iki tarafı da kışkırtıyordu ki sonraki süreçlerde bu ortam Osmanlı’ya yönelik işgal plânları için gerekçe yapıldı.[9] Jön Türkler hareketinde etkili konumlarda bulunmuş isimlerden olan Emmanuel Carasso, İtalyan mason locaları ve B’nai B’rith üyesiydi. Carasso aynı zamanda “Macedonia Resurrected” adlı İtalyan mason locasının büyük üstadıdır ki bu loca Jön Türkler hareketinin merkeziydi. Hareket, demokrasi söylemiyle çıktığı yolda süreç içinde pan-Türkizm ve pan-İslamizm ideolojilerini “benimsemiştir.” Pan-Türkizm, 1860’larda İngiliz ajan Arminius Vambery tarafından geliştirildi. Pan-İslamizm ise 1870’lerde İngiliz aristokrat ve istihbaratçı Wilfred Blunt tarafından önerilmişti.
Jön Türklerin Fransa, İsviçre, İngiltere’deki görevleri sırasında İngiliz istihbaratı ve elçilik çevreleri ile doğrudan ya da dolaylı bağlantıları vardı. Ali Suavi, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi isimler İngiliz liberalizmine hayranlık besliyorlardı. Zaten Cemiyet’i bir “aydın muhalefeti” olarak vitrine yerleştiren de yine İngiliz istihbaratıydı. Bu bağlantılar bir şekilde Balkanlar coğrafyasında kristalize oluyordu. Jön Türk hareketi İzmir-Selanik-Manastır hattında büyük bir dönüşümü örgütlüyordu. Özellikle Jön Türk hareketinin doğduğu yer olan Selanik dönemin kozmopolit, ticarî ve Masonik merkezlerinden biriydi.[10] Emmanuel Carasso hem yerel hem uluslararası ticaret-finans ağlarına bağlıydı. Ahmed Rıza, Prens Sabahattin gibi isimler Paris, Cenevre, Londra gibi merkezlerde yaşamış, buralarda pozitivizm, masonluk ve anayasal yönetim fikirlerinden etkilenmişti. Hareketin önderlerinin bu temasları doğrudan “yönetilme” şeklinde olmasa bile etki altına alma, yönlendirme, araçsallaştırma zemini sunuyordu.
Balkanlar’da sosyo-politik ortam yerli-millî özelliklerden çok kozmopolit reformculuk temelliydi. Böylece bölge ulusçu, batıcı, ilerlemeci, pozitivist anlayışların ana yatağı hâline getirildi. Kadrolar özellikle Balkan coğrafyasında âdeta kurtarılmış bölgeler oluşturdu, bölgedeki bu etkinlik Balkanlar’daki çözülmeyi durdurmadı, tersine hızlandırdı. Dönemin karmaşık sosyo-politik yapısı, Osmanlı’nın modernleşme çabaları, dış borçlar ve halk hareketleri bu süreci çok boyutlu bir noktaya taşıyordu. Önce Jön Türkler ve sonrasında İttihat ve Terakki Cemiyeti, İmparatorluğun çözülme sürecinin “katalizörü” oldular. Osmanlı’yı kuşatan İngiltere merkezli istihbarî ve Masonik yapılar çöküşün de ana unsuru oldular.
Akışı bozmak pahasına şunu vurgulamak gerekiyor; bu iki cemiyetin, bugünkü Cemaat ile “devlet içinde devlet” konumuna erişmesi, darbe yapabilecek kapasitede olması ve özellikle askerî ve siyasî güç merkezi hâline gelmesi gibi hususlarda ciddi benzer yönleri vardır ki hepsinin İngiliz sisteminin bir tasarımı olduğu muhakkaktır. Almanya bu denklemde İttihat Terakki’nin İngilizci siyasetini kendi yönüne bükmeye başladığında aslında çok geçti. Abdülhamid-II. Wilhelm, Berlin-Bağdat Demiryolu Hattı’nı kurmaya çalışıyorken İttihatçılar bu hattın daha ilk etabında istikrasızlığı körükleyen bir siyaset izliyordu. Bu siyaset de kuşkusuz İngiltere’nin bu hattın hayata geçmesini engellemeye yönelik operasyonlar bütününe eklemleniyordu. Berlin-Bağdat Demiryolu Hattı, Almanya ve Osmanlı’nın kıtasal ölçekteki stratejik silâhıydı, üstelik bu silâh sadece ekonomik kalkınma projesi değil aynı zamanda petrol bölgelerine erişim, kontrol ve bunların doğal sonucu olarak “jeopolitik tahakküm” aracıydı. Alman sistemi, Berlin-Bağdat Demiryolu Hattı ile Balkanlar ve Anadolu üzerinden Mezopotamya ve Basra Körfezi’ne doğrudan erişim sağlayacaktı. Burası dünya ticaretinin düğüm noktası ve petrol yatakları itibariyle de kapitalist üretim için gerekli olan enerjinin ana kaynağıydı. İngiliz sisteminin hattın geçtiği bütün alanlarda etkinliği, askerî ve istihbarat gücünün çok yüksek olduğunu belirtmek gerekiyor. İngiliz sistemi, özellikle Yunanistan üzerinden Osmanlı ve Almanya’nın Balkanlar jeopolitiğini tehdit ediyordu. Özellikle Sırbistan, Bulgaristan, Kosova, Bosna, Makedonya geçişlerinde yaşanacak çatışmalı istikrasız ortam Berlin-Bağdat Demiryolu Hattı’nın Doğu Akdeniz ve Basra’ya ulaşamaması demekti. Balkan Savaşları başından itibaren tam olarak buna “elverişli” bir ortam oluşturuyordu. İngiliz sistemi bu bölgedeki çözülmeyi organize ederek aslında Osmanlı topraklarının diğer ucunda kuracağı yapay devletin temellerini atıyordu.
Almanya ile entegrasyonu savunan Abdülhamid’in, İttihat Terakki’ye hâkim olan İngiliz etkisini kırmak konusunda attığı adımlar geç de olsa sonuç veriyordu. Yönetimde önemli mevkilerde bulunan İngiliz Kâmil, Said Halim Paşa, Ahmet Rıza, Cavit Bey gibi isimler açıkça İngiliz taraftarı ve aynı zamanda Almanya karşıtıydı ancak 1913 Bâb-ı Âli baskını sonrası Talat-Enver-Cemal triosunun yönetimi ele geçirmesiyle Almancı çizgi kurumsal ağırlık kazandı. Aynı süreçte gerçekleşen ve II. Meşrutiyet’in halk kahramanı olan Resneli Niyazi suikastı ile II. Meşrutiyet’in Balkanlar’daki Osmanlı bürokrasisi üzerindeki etkisinin kırılması hedeflenmişti. Mahmud Şevket Paşa, Sadrazam olduktan sonra İngiltere’nin Balkanlar’daki politikalarına sıcak bakmaya başlamıştı ve Talat-Enver-Cemal çizgisine karşı mesafeliydi. Mahmud Şevket Paşa suikastı sonrasında olağanüstü hâl ilân edilmiş, Enver Paşa’ya bağlı kuvvetler Meclis’i kuşatmış, İngiliz eğilimli gazeteler ve aydınlar baskı altına alınmıştı. Nihayetinde Resneli Niyazi Bey ve Mahmud Şevket Paşa suikastları ile birlikte İttihat ve Terakki’nin Alman çizgisi tam kontrolü alamasa da dengeleyici bir konum elde etti. 1913’ten sonra belli ölçülerde birbirini dengeleyen ikili yapı Balkanlar ve I. Dünya Savaşı sürecinde Osmanlı’nın stratejik bütünlük kurmasının önündeki en büyük engeli oluşturuyordu. Bu ikilik Osmanlı’nın dış ilişkilerinde güç odağına sahip ülkelere karşı birbirinden farklı ama ilkesiz/pragmatik hizalanmaları ile sonuçlanmıştır. İngiliz muhipleri, Amerikan mandası taraftarları yahut Almancı ekol bu hizalanmaların neticesinde oluşmuştur.
Özetle, I. Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’na değil Osmanlı’nın coğrafyasına açılmıştır. Savaş sonrası bu coğrafyanın kontrolü ve petrol yataklarının güvenliği için bir “yapı” gerekiyordu. İsrail tam olarak bu yapının/mimarinin adıdır. Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un Siyonist lider Lord Rothschil’e gönderdiği mektupta, “Majestelerinin hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasını olumlu karşılamaktadır,” şeklinde yazmaktadır. İsrail bir “Yahudi yurdu” olmanın ötesinde bu coğrafyadaki enerji-politik denklemde kontrol sağlamak üzere İngiliz sistemi tarafından kurdurulmuştur. Yahudilik, Siyonizm gibi dinî ve etnik unsurlarla bezenmiş olan İsrail mimarisinin çekirdeğini enerji ve mal akışını güvence altına alan ve bunu yaparken bölgesel dengeyi sabote eden, sürekli bir istikrarsızlık kaynağı olan bir yapı teşkil etmektedir.
1920 yılında Filistin, İngiltere’nin manda yönetimine verildiğinde Balfour Deklarasyonu’nun taahhüdünün fiilen uygulama imkânı ortaya çıktı. Filistin’in İngiliz Mandası altında bulunduğu 1920-1948 yılları arasında İsrail adım adım kurulmuştur. İngiltere, 1929’da Yahudi Ajansı’nın kurulmasını destekledi, Yahudi göçlerini teşvik etti, toprak satın almalarına ön ayak oldu, 1930’lu yıllarda Almanya’dan kaçan Yahudilerle nüfus oranını dengeleyip Arap nüfusu zayıflattı. 1936’da patlak veren Arap isyanlarında süreç geçici olarak sekteye uğradı; İngiltere, Yahudi göçüne sınırlama getirmek zorunda kaldı. Ancak Naziler eliyle II. Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkan Yahudi düşmanlığı ve holokost, Siyonistler tarafından devletleşme için baskı aracı olarak kullanıldı, böylece “Yahudi devleti” projesi Batı kamuoyunda ciddi güç kazandı. 1948’de İsrail’in kuruluşu plânlı bir doğumdu. İngiliz sistemi siyasal, diplomatik ve askerî bütün araçlarıyla gebeliğin başından fiilî doğuma kadar süreci örgütlemiş ve yönetmiştir.
1952’de Mısır’da General Muhammed Necib ve devamında Cemal Abdulnasır liderliğinde gerçekleşen askerî darbe ile Kral Faruk’un devrilmesi İngiltere için büyük bir şok olmuş, İngiltere’nin bölgedeki çıkarları ciddi şekilde zedelenmişti. Tam bağımsızlıkçı, Arap milliyetçisi ve Batı karşıtı bu hareket İsrail ve dolayısıyla İngiliz sistemi için yaşamsal bir tehdit hâline gelmişti. İngiltere bölgede etkisini kaybetmemek, aynı zamanda Sovyetler Birliği’ni dengelemek için Türkiye, İran, Irak ve Pakistan’la birlikte Bağdat Paktı’nı kurmuş, İsrail de pakta direkt dâhil edilmemiş ancak paktın örtülü üyesi şeklinde konumlanmıştır. Paktın amacı petrol ve ticarî rotaları içeren bölgeyi çevrelemek, Mısır’ı yalnızlaştırmaktı.
Temmuz 1956’da Nasır, Süveyş Kanalı’nı millileştirmiş, İngiliz sisteminin Asya ve Afrika’ya giden enerji ve ticaret hattının kalbini ele geçirmişti. Amerika ve Sovyetler Birliği bu momentte Mısır’ı destekliyordu. Sovyetler Birliği askerî sanayi ihracıyla, silâh yardımlarıyla fiilî olarak sürece eklemlenmişti. Ekim 1956’da Fransa-İngiltere-İsrail, Sevres’te gizli bir anlaşmayla Mısır’a saldırmayı plânladılar. İsrail plâna göre Mısır’a saldıracak, İngiltere ve Fransa da “barış gücü” ve dünya ticaretini korumak bahaneleriyle Süveyş Kanalı’nı tekrar kontrol altına alacaktı. Plân doğrultusunda 29 Ekim’de İsrail Sina Yarımadası’nı işgal etti, İngiltere ve Fransa da hava saldırılarıyla destek verdi. Süreç tam olarak plânlandığı gibi giderken Amerika ve Sovyetler Birliği ortak bir tutum alarak Mısır’ın işgalini durdurmuştu. İngiltere ve Fransa bölgeden, İsrail ise işgal ettiği Sina Yarımadası’ndan çekilmek zorunda kaldı. Amerika ve Sovyetler Birliği “Soğuk Savaş” iklimde Mısır’ın işgalini hayatî bir mesele olarak görmüş, muarızlarını işgali sonlandırmazlarsa Londra ve Paris’e nükleer bomba fırlatmakla tehdit etmişlerdi. Kanal Krizi İngiliz İmparatorluğu’nun tabutuna çakılan son çivi olmuştur. Zira artık askerî olarak karşısında boy ölçüşemeyeceği iki farklı nükleer güç vardı. Bu tarihten sonra İngiliz sistemi bir anlamda yer altına çekilmiş, daha çok diplomatik, finansal, kültürel-entelektüel, istihbarî araçlarla bölgede ve dünya siyasetinde etkili olmaya mecbur kalmıştır.
İngiliz Sistemi ve ABD’nin Yeniden Zaptı
Amerika’nın tarihsel olarak İngiliz ve Alman sistemleri arasında bir savaş meydanı olduğunu vurgulamak gerekiyor. Amerikan İç Savaşı Dönemi (1861-1865) bu mücadelenin en sert olduğu momentlerden biridir. İngiltere Güney Konfederasyonu’nu destekleyerek Amerika’nın bölünmesini istiyordu. Güney Konfederasyonu’nun pamuk ihracatı oldukça gelişmiş İngiliz tekstil sanayisi için kritik önemdeydi. Birinci Globalleşme Dönemi’nin başlangıcına denk gelen bu yıllarda İngiltere, Rothschild vb. Londra bankerleri ile süreci yürütüyordu. Abraham Lincoln İngiliz finans oligarşisinin baskısına karşı bağımsız para politikası izlemek istiyordu. Bu yönelimin sonucu olarak “Greenback” adı verilen faizsiz devlet parası bastı. Ancak Lincoln’ün suikastı sonrası İngiliz finans sermayesi Amerikan merkez bankacılığı ve para sistemi üzerinde yürüttüğü nüfuz savaşını kazandı ve ABD tekrar banker sistemine yöneldi.
Birinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde ABD zayıf olan Almanya ekseninin etkisiyle en azından bağımsız/izole kalma siyaseti izliyordu. Fakat İngiliz istihbaratı (MI6’nın öncülü Room 40) Zimmerman Telgrafı gibi olaylarla Amerika’yı Almanya’ya karşı kışkırtıyordu. Bu çabalar sonucu ABD, 1917’de savaşa kerhen girmek durumunda kaldı. Savaş sonrası Wilson, meşhur 14 maddelik barış plânını yayımladı fakat bu plân İngiliz sisteminin paylaşım savaşındaki kazanımlarını ve çıkarlarını tehdit ediyordu. Üstelik Lenin’in Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı teorisiyle de paralellikler gösteriyordu. İngiltere ve Fransa özellikle Osmanlı coğrafyasında yürüttükleri operasyonlarla bu plânı akamete uğrattı.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde Nazi Almanya’sının yükselişi Amerikan iç siyasetinde çelişki ve çatışma konularından biriydi. Savaşa katılmayı isteyen müdahaleci akım ile izolasyoncu akım arasında ciddi bir çatışma vardı. Ancak Roosevelt, İngiltere ile yakındı ve Lend-Lease yasaları ile İngiltere’yi destekliyordu. Roosevelt’in bu desteği Amerikan finans ve medya merkezlerinde Almanya karşıtı Anglo-Yahudi bloğun etkinliğini artırıyordu. Hâliyle Naziler Amerika’daki bu kliği Yahudi-Anglo Amerikan sermaye komplosu olarak görüyordu. Bu gelişmelerle birlikte Amerika’daki zaten sınırlandırılmış Alman nüfuzunun etkisini iyice kırdı. Bu süreçte İngiltere kültürel, entelektüel ve istihbarat alanlarındaki meziyetlerini kullanarak ABD üzerinde nüfuzunu artırdı, özellikle ABD istihbarat yapılanmasının kurucu aklı oldu. CIA’nın öncülü olan OSS, İngilizlerin MI6 istihbarat örgütü tarafından eğitildi.
Savaş sonrasında yıpranan ve çeşitli sebeplerle imparatorluk mefhumu zedelenen İngiltere’nin Amerika üzerinde etkisi de belli ölçülerde zayıflamaya başladı. Tam da bu momentte ABD içindeki ulusalcı çizgi Operation Paperclip ile İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi Almanya’sının bilimsel ve teknolojik birikimini kendi masif yapısına eklemledi. Operation Paperclip kapsamında getirilen binlerce Alman bilim adamı ve mühendis, gelişmiş Alman silâh sanayisini, nükleer çalışmaları, havacılık ve uzay bilimleri konusundaki gelişmelerini, güdüm, radar ve uydu sistemlerini de beraberinde getirdi. Nazi Almanya’sının geliştirdiği ileri teknolojiler, araştırma dokümanları, prototipler Amerikan silâh sanayisinin ve uzay programlarının temelini oluşturdu. Aslında bir biçimde Alman sanayi aristokrasisi ortaya çıkan ara kesitte gücünü ve imkânlarını bu yolla Amerikan Askerî Endüstriyel Kompleksi’ne aktardı. Bir diğer ifadeyle varlığını sürdürebileceği bir bedene yerleşti. Bu sadece fizikî-maddî olanaklar dairesinde kalmadı elbette, Alman felsefesi; entelektüel birikimi, düşünce biçimi ve ideolojisiyle de kendisini bu bedende ifade etme imkânı buldu.
John F. Kennedy tam olarak böyle bir iklimde ABD başkanlığına seçildi. Kendisinden önce başkanlık yapan Dwight D. Eisenhower hem köken itibariyle hem de politik olarak Alman sistemine yakındı. Hatırlanacağı üzere Kanal Krizi’nde İngiltere’ye karşı çok açık sert bir tutum almış, bu tutumla âdeta İngiltere’nin imparatorluk projeksiyonunu parçalamıştı. Bu bağlamda Kennedy’nin politik çizgisi, NATO, Almanya ve Sovyetler Birliği’ne dair yaklaşımları ılımlıydı, hâliyle Anglo-Amerikan sisteminin çıkarlarının çoğuyla çelişiyordu. Kennedy’nin babası Joseph P. Kennedy, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Londra Büyükelçisiydi ve görevi sırasında Almanya ile uzlaşma yanlısı bir tavır almıştı. Churchill’in etkili olduğu İngiliz derin devleti Kennedy’yi “Almanya’ya çok fazla yakın” bulmuş ve görevi bırakmasına yol açmıştı. Bu olay örgüsü Kennedy ailesinin Anglosakson elitlerle ilk ayrışmasına dair önemli bir veri sunmaktadır.
John F. Kennedy henüz genç bir öğrenci olduğu yıllarda Almanya’yı ziyaret etmiş ve Almanya’nın ekonomik-sosyal yapısından etkilenmişti. Kennedy, bunun yanında Alman halkının disiplinine, endüstrisine ve devlet örgütlenmesine hayranlık duymuştu. Kennedy başkanlığında Batı Almanya Başbakanı Kondrad Adenauer ile yakın ilişkiler kurmuştu. Adenauer, Anglo-Amerikan sisteminden ziyade Almanya-Fransa ortaklığında Avrupa merkezli bir eksen kurmaya çalışıyordu. Kennedy, Adenauer’e nükleer silâhların Almanya’ya verilmesi konusunda ciddi bir çaba içindeydi, bu tavır doğal olarak İngilizleri ve İngiliz sistemine bağlı ABD’li odakları tedirgin etmişti. İngiltere-İsrail ve ABD’nin bahsedilen odakları arasında ciddi bir istihbarat ilişkisi kurulmuştu. Kennedy, özellikle İsrail’in nükleer silâhlanmasına ve ABD’nin Vietnam Savaşı’na karşıydı. Kennedy ayrıca İngiltere-İsrail-CIA ittifakını sınırlandırmaya çalışıyordu. Hatta İsrail Başbakanı Ben-Gurion, Kennedy’nin baskıları sonucu istifa etmek zorunda kalmıştı zira Kennedy İsrail’e nükleer denetim istiyordu. MI6-CIA-MOSSAD koordinasyonunu bozmaya dönük hamleleri vardı. Kennedy bunu “CIA’yı bin parça etmek istiyorum,” şeklinde ifade etmişti. Kennedy 1963’te çıkardığı EO 11110 emri ile ABD dolarıyla ulusal kontrolü artırmak ve böylece finans sermayesini dizginlemek istiyordu ki öldürüldükten hemen sonra başa geçen Johnson’un ilk icraatı EO 11110 olarak ifade edilen başkanlık emrini rafa kaldırmak olmuştu. Nihayetinde Kennedy bütün bu bağımsızlaşma, İngiltere ekseninden kopma çabalarının mahsulü olarak seçimi kazandığında kalesi olan Dallas’ta öldürüldü. Başkan yardımcısı sıfatıyla başa geçen Johnson, Kennedy’nin Vietnam, FED, İsrail gibi bütün kritik politik adımlarını kısa süre içinde tersine çevirmeye başladı. Kennedy, Lincoln’dan sonra öldürülen ikinci ABD başkanı olmuştu. İlkinde olduğu gibi ikincisinde de İngiltere’nin dahli bulunuyordu. Zira Kennedy suikastı İngiltere merkezli finans sermayesinin ABD’yi tam kontrol altına alma sürecinin kilit kırılma noktasını teşkil etmiştir.
Bu süreçten sonra İngiltere’nin politik aklı, jeostratejik projeksiyonlarının ideologları olarak Zbigniew Brzezinski ve Henry Kissenger gibi globalist isimler üzerinden ABD’ye yön vermeye başladı. Neoliberalizm olarak adlandırılan finans sermayesinin egemenliğine dayalı düzen bütün dünyaya dayatıldı. İngiltere’nin “ucuz emek gücü merkezleri” stratejisi ABD aracılığıyla hayata geçirildi. 1971’de altın standardı sonlandırıldı ve finans sermayesinin ihtiyaçlarına uygun olarak spekülatif para basımı gerçekleştirildi. Böylece soyut finansal varlıklar eliyle somut varlıkları ele geçirme, servet transferi ve halkların mülksüzleştirilmesi daha kolay hâle geldi. Buradan elde edilen devasa sermaye birikimi büyük ölçüde Çin gibi “gelişmekte olan” ülkelere aktarıldı. İngiltere’nin ABD’yi kontrolü çok boyutlu, çok katmanlı bir muhtevaya sahipti. Bu kontrol para sisteminden ticarete, dış politikadan savaş ekonomisine, medya ve üniversitelere kadar kuşatıcı bir olguydu. Sürecin teorik ve entelektüel silâhlarını bugünkü WEF’in öncülü olan Roma Kulübü sağlıyordu. Roma Kulübü İkinci Globalleşme döneminde İngiltere merkezli finans sisteminin âdeta düşünsel ve entelektüel çekirdeğini teşkil ediyordu. Kulübün teorisyenleri üretim temelli sanayi toplumunun sonunu ilân edip, bunun yerine kontrol edilebilir, finans merkezli, dijital ve hizmet eksenli bir post-endüstriyel düzen öneriyorlardı. Aslında önerdikleri şey merkez ülkelerde sanayi üretimini daraltmak ve “ucuz emek gücü merkezleri” olarak belirlenen ülkelere sermaye akımlarını artırmak yönünde bir amaç taşıyordu. Mal, hizmet, sermaye ve bilgi akışının sınır tanımaz bir şekilde “özgürce” hareket etmesi için ulus-devlet yapılarının, geleneksel güç odaklarının dizginlenmesi gerekiyordu. Kulübün en önemli teorisyenlerinden biri olan Hasan Özbekhan klasik kapitalist işleyişin “kalkınma” anlayışını sorunlu görüyordu ve klasik ulus-devlet yapılarının yetersiz olduğunu, daha üst yönetişim biçimlerinin (tek dünya devleti) düşünülmesi gerektiğini söylüyordu. Özbekhan, sunduğu bu entelektüel, felsefî, ontolojik temel ile finans sermayesinin globalleşme projeksiyonuna büyük katkı vermiştir. Roma Kulübü’nün meşhur raporu Limits to Growth [Büyümenin Sınırları] ise nüfus azaltımı, çevrecilik, kaynak kontrolü, tekno-faşizm gibi konularda daha radikal bir yönelim çizmiştir.[11] Bu yönelimin bugün net bir şekilde WEF/DAVOS tarafından temsil edildiğini görebiliyoruz.
Bu süreç 1963-2001 arasında neredeyse kesintisiz bir şekilde böyle devam etti. 2001’de militarist karakterli, ABD’nin ulus-devlet çıkarlarını öncelikli gündem hâline getiren Neocon/ulusalcı güç bloğu iktidara geldi. İkiz Kulelerin ihtişamlı yıkılışı ve imhası bu bloğun finans sermayesine verdiği güçlü bir yanıttı zira bu yapılar malî-finans sermayesi için İkinci Globalleşme döneminin simgesel anıtlarıydı. Üretim-sanayi sermayesine sırtını dayamış olan ulusalcı blok bu yapıların imhasıyla kazığı finans sermayesinin kalbine saplıyordu aslında. Globalleşme ile at başı giden post-modernizm ideolojisi de ulusalcıların kontrolü ele almasından sonra adım adım aşınmaya başladı. Ulus-üstü/çokuluslu şirketlerin alanı gittikçe daralmaya başladı. Bu şirketler ulusal çıkarlar ve jeopolitik dengeler arasında sıkışan bir yapıya büründü, aynı zamanda ulus-üstü değil, ulusal çıkarlara uyumlu hâle getirildi.
Bush-Cheney-Rumsfeld’in merkezde, arka plânda ise Paul Wolfowitz, Richard Perle, Robert Kagan gibi isimlerin olduğu Neocon blok, Çin’in çevrelenmesi politikasını 11 Eylül saldırıları vesilesiyle yürürlüğe koydu. Pax-Americana’yı askerî-militarist anlayışla yeniden tesis etme, Çin’in batıdan çevrelenmesi, Orta Asya enerji hatlarının denetimi hedefeler arasındaydı. Afganistan’ın işgali bu bloğun ilk “icraatı” oldu. Daha önce Sovyetler Birliği’nin 1979-1989 arası süreçte başlattığı ancak nihayete erdiremediği Afganistan’ın işgal edilmesi, Neoconlar eliyle Amerika tarafından tamamladı. Hemen sonrasında başlayan Irak’ın işgali de İngiltere’nin kontrolündeki petrol akışını ve petrol bölgelerindeki egemenliğini sınırlamak üzere yapıldı. Böylece Irak petrolü, Amerikan şirketlerinin ve Pentagon güdümündeki aktörlerin denetimine geçti. 2008 yılındaki finansal krizde “küreselleşme karşıtı” milliyetçi akımlar güçlendi ancak Obama döneminde süreç sekteye uğradı. Obama ile Amerika’nın geleneksel güç odakları içinden çıkan finans sermayesiyle de entegre olabilen yeni bir akım temsil imkânı buldu. Dünya Ekonomik Forumu (WEF) şemsiyesi altında toplanan ve “Küreselci” olarak adlandırılan bu blok İkici Globalleşme Dönemi’nin yürütücüsü İngiltere merkezli malî-finans sermayesi (Anglo-Amerikan Küreselcilik) ile tam olarak aynı formda değildi ki zaten bu yapı 2001 ve 2008 yıllarında büyük ölçüde tasfiye edilmişti. Yeni “Küreselci” yapı tasfiyeden geriye kalan ve ulusalcı bloğun bir kanadıyla uyumlanmış finans oligarşisini de içermişti. Obama teknokratik ve liberal söylemiyle bu bloğun vitrinine yerleşti. Google, Facebook, Amazon, gibi Big Tech şirketleri WEF içinde yükselen güç unsurları oldular. Bill Gates, Klaus Schwab, Yuval Hariri, Larry Fink (BlackRock CEO’su) gibi isimler ise bu bloğun gelecek projeksiyonunu medya, çevre, nüfus, teknoloji, sağlık başlıklarıyla inşada görev aldı. Ulus-ötesi teknoloji ve malî-finans sermaye koalisyonu şeklinde çerçevesini çizebileceğimiz bu blok Great Reset (Büyük Sıfırlama) ve Paydaş Kapitalizm olgularıyla dünyayı 2030 ajandasına göre yeniden biçimlendiriyordu. İklim değişikliği, yeşil dönüşüm, karbon vergisi, pandemi yönetimi, dijital ekonomi, dijital gözetim, sürdürülebilirlik, biyo-politika gibi temalar bu takvimin başlıca unsurlarıydı.
ABD’nin gelenekselci/ulusal güç bloğu arasında Rusya-Çin ve dünya nüfusunun azaltılmasıyla ilgili konulardaki yöntem/yaklaşım farklılıklarından kaynaklanan bir ayrışma yaşanmıştı. 2001 yılında iktidara gelen ulusalcı yapının öncelikli gündemini Çin’in çevrelenmesi ile ilgili politikalar oluşturuyordu. Obama döneminde kontrolü alan Küreselci yapı ise NATO eliyle Rusya’nın zaptını istiyordu. Küreselci blok Libya-Mısır-Suriye-Lübnan ekseninde işgal, darbe ve iç savaş yoluyla bölgeyi yeniden formatlama yoluna girdi. 2011’de Libya’da Kaddafi’nin devrilmesiyle Fransız-İtalyan çıkarları törpülendi, Mısır’da darbe yoluyla küreselcilerle uyumlu Sisi yönetime geldi, Suriye’de ise Rusya’nın fiziken sahaya inmesiyle ana plân sekteye uğradı.
2014 yılında yaşanan Ukrayna krizi de bu sürece eklendi. 2013’te Ukrayna Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, AB ile ortaklık anlaşmasını askıya alıp Rusya ile yakınlaşma kararı aldıktan sonra Küreselciler bu duruma müdahil oldular. Şubat 2014’te Kiev’de başlayan protestolardan sonra Yanukoviç devrildi. Rusya buna Kırım’ı ilhak ederek yanıt verdi, nisan ayında Doğu Ukrayna’nın Donetsk ve Lugansk bölgeleri Rusya yanlılarının girdiği çatışmalar sonucu otonomi kazandı. Brzezinski, 1997 tarihli Büyük Satranç Tahtası isimli kitabında; “Eğer Ukrayna Rusya’dan ayrılsa, Rusya büyük bir imparatorluk olamaz,” der, çünkü burası Karadeniz ve Hazar enerji kaynaklarına ulaşmanın düğüm noktasıdır. Ayrıca bu bölgenin enerji kaynakları jeopolitik yapının masif karakteri sebebiyle daha bakirdir.
Küreselciler NATO gücüyle Rusya’yı çevreleme projesinin en kritik halkası olan Ukrayna’da da tam bir başarı elde edemedi ancak ufukta iyice belirginleşmeye başlayan Almanya-Rusya ittifakı sabote edildi. Rusya ve Almanya’yı her yönden birbirine yakınlaştıran Kuzey Akım-1 ve Kuzey Akım-2 (Nord Stream 1-2) doğalgaz boru hatlarına Eylül 2022’de yapılan saldırılar tabiî ki sadece enerji alt yapılarına yapılmış bir saldırı değildi. Avrupa Birliği’nin enerji jeopolitiğine ve kuvvetlenmesi muhtemel AB-Rusya eksenine karşı bir müdahaleydi. Zaten o dönem ABD Başkanı olan Biden, 2022 başında, Ukrayna Savaşı çıkarsa “Kuzey Akım-2 artık yok, bitireceğiz,” demişti. 2021’de Almanya’da yönetime gelen Yeşiller Partisi (Die Grünen) temkinli ve pasif bir tutum sergiledi ki Yeşiller Partisi Kuzey Akım projelerine başından beri karşıydı. Yeşiller Partisi Amerika’da iktidarda olan Biden hükûmetiyle ekoloji, çevrecilik vb. başlıklarda paralel bir ideolojik duruşa sahipti. Dolayısıyla parti sabotaja karşı çıkmadı, ekoloji üzerinden sonucu olumlayan bir politik tavır geliştirdiler. Parti bir yandan “fosil yakıt bağımlılığına son” söylemine sarılırken diğer yandan da ABD’den LNG ithalatını desteklemek zorunda kaldılar.
Jeopolitik Evrende İngiltere ve Almanya
Ortaya koymaya çalıştığımız modelin daha iyi anlaşılması için İngiltere ve Almanya boyutunu bir nebze detaylandırmak gerekiyor. Önceki başlıkta ABD özelinde İngiltere merkezli malî-finans sermaye bloğunun kuşatıcılığı, İkinci Globalleşme Dönemi’ndeki lokomotif gücü ve dünyayı dönüştürme projeksiyonuna değinilmiş, devamında 2001 yılı itibariyle gücünün sınırlandırıldığı ve büyük ölçüde tasfiye edildiği vurgulanmıştı. Bu mücadelede savaş alanı belki Amerika’ydı ancak mücadelenin sonuçlarının yansıması gerek erken gerek geç, senkronize bir şekilde bütün ülkelere yansıdı.[12] İkinci Globalleşme akımının faali olan malî-finans sermayesi bizzat anayurdu olan İngiltere’de de zor durumdaydı. 2015 yılında İngiltere, ABD’nin karşı çıkmasına rağmen Asya Altyapı Yatırım Bankası’na (AIIB) katılan ilk G7 ülkesi olmuştu. Buna göre Londra, Çin’in RMB (Renminbi) merkezi olması plânlanıyordu. Ancak bu yakınlık tam entegrasyonla sonuçlanamadı, ilişki sürüncemeli bir düzeyde ilerledi. Özellikle 2016 senesi itibariyle Trump’ın gelişi ilişkinin yönünü büktü.
2016 Brexit süreciyle İngiltere’nin toprak ve ülke bağımlı ulusalcı kanadı, malî-finans sermayesini geriletmeyi başardı. Bu süreçten sonra İngiltere’nin üstlendiği yeni agresif misyon dikkate değer niteliktedir. Brexit dünyanın gidişatı itibariyle İngiltere için geç kaldığı bir zorunluluktu. Globalleşme döneminde finans sermayesi ülkeyi ciddi mânâda de-militarize etmiş, liberal değerler dairesi fizikî/vurucu askerî gücünü ve potansiyellerini aşındırmıştı. Ayrıca Avrupa Birliği şemsiyesinde bulunmaya devam etmesi Almanya’nın politik kontrolü altında iyice pasivize olması anlamına da geliyordu. Özellikle AB içindeki yapısal değişiklikler İngiltere’ye nefes alma imkânlarını zorlaştırıyordu. AB’nin kuşatıcı-sınırlayıcı yasaları mevcut dünya düzeninde stabil kalmayı zorunlu kılıyordu. Oysa yeni dönemin ihtiyaçları militerleşmeyi, yapısal olarak güçlenmeyi gerektiriyordu. Bu anlamıyla Brexit, İngiliz sisteminin bir çeşit “Anglosfer restoru” hamlesiydi ve bu ciddi bir jeostratejik kopuş gerektiriyordu. Yani yeniden ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve Hindistan gibi eski sömürgelerle küresel bir “birlik” kurmak niyetindeydi. AUKUS ve Commonwealth bağlarının yeniden canlandırılması buna dair çabalardan biridir.
Ukrayna-Rusya Savaşı, Brexit sonrasında İngiltere’nin kısmen sahaya inmeyi göze aldığı, saldırgan ve kışkırtıcı bir pozisyon üstlendiği ilk ciddi olaydı. Rusya-Almanya kara bağlantısını kesmek ve Avrupa-Rusya entegrasyonunu engellemek İngiltere’nin zaten kadim stratejisidir. Bu bağlantının kesilmesiyle Almanya’nın sanayisini zaafa sürüklemek ve böylece Alman gücünü zayıflatmak temel hedeftir. Dolayısıyla Ukrayna-Rusya savaşı, İngiltere açısından bir taşla iki kuşun vurulduğu bir denklemi ifade etmektedir. Zira savaş Rusya’yı zayıflatıp, enerjisini soğururken diğer yandan da Almanya’nın sanayisinin zayıflamasını beraberinde getiriyordu. İngiltere’nin bu çift yönlü operasyonunu Almanya’da iktidarda olan Yeşiller, yukarıda da vurguladığımız üzere ziyadesiyle kolaylaştırıcı bir pozisyon üstlenmişti. Amerika-İngiltere-Almanya içindeki Küreselci siyaset, elbirliğiyle Avrupa-Rusya entegrasyonunu engellemeyi bugüne kadar başardı. Özellikle Kuzey Akım 1 ve 2 boru hatlarının savaş sırasında işlemez hâle getirilmesi sonrasında Almanya’nın enerji bağımlılığını artırdı, LNG ithalatı gibi maliyeti oldukça yüksek çözümlere gebe kaldı. Berlin ve Moskova hattında oluşan bu yarık net bir İngiltere zaferi sayılabilir. Buna mukabil İngiltere, Ukrayna’ya verdiği silâhlarla kendi savunma sanayisinin üretim kapasitesini güçlendirdi. Savaş yeniden militerleşme için bir imkân sağladı. Ancak bu ortam Almanya ve AB içinde askerî ve savunma sanayi üretimini ciddi ölçüde artırdı.

Harita 3: Uluslararası Kuzey-Güney Ulaştırma Koridoru (NSTC)
Ukrayna meselesinde şayet yeni dönemde Amerika-Almanya-Rusya koordinesi kurulmazsa eğer İngiltere’nin sonraki adımı Polonya ve Baltıklar üzerinden Almanya-Fransa’nın doğuya nüfuz etmesini engellemek olacaktır. Fakat verili durumda Ukrayna’nın savaş yorgunluğu, NATO ülkelerinden gelen silâh yardımlarının azalması ve denkleme giren Trump faktörü İngiltere’nin kısmî kazanımlarını da elinden alabilir. Alman sanayi aristokrasisi Trump tarafından estirilen rüzgârla iktidarı alırsa o zaman bütün denge ve pozisyonlar değişir, hızlı bir şekilde Berlin-Moskova bağlantısının yeniden kurulmasından bahsedebiliriz.
Türkiye’nin Konumu
AKP, Amerika’da Neocon’ların iktidara gelmesinden hemen sonra iktidara geldi. Parti, çok iyi kurgulanmış, mimarisi “kusursuz” bir yapıdaydı. 2001 krizi ortamında Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli ve hatta Deniz Baykal, AKP’nin iktidarı alması için bütün koşulları hazırlamıştı. Parti bileşiminde ilginç bir koalisyon vardı. İngiltere eksenli Abdullah Gül kliği, Cemaat ve Millî Görüş geleneğinden gelen Erdoğan ekibi partinin başlıca ana bileşenleriydi. Elbette eski ANAP’lı kadrolar da vardı ama partinin ağırlık merkezini bu klikler oluşturuyordu. Amerika’da ulusalcı blok Irak’ın işgaline hazırlanırken Türkiye’nin de işgalde aktif görev alması yönünde bir çaba içindeydi. Erdoğan kliği ile Neoconlar uyumlu çalışma eğilimindeydi ve Erdoğan Türkiye’nin de süreçte görev alması için büyük çaba gösteriyordu. Bunun için gerekli olan Irak Tezkeresi’nin Meclis’ten geçmesi gerekiyordu. AKP içindeki İngiltere, Cemaat kliği tezkerenin çıkmaması için pasif direnç stratejisi izliyordu. Tezkere karşıtı kampanyaya Aydın Doğan medyası, TSK ve toplumsal muhalefette eklenince Erdoğan kliği mücadeleyi kaybetti. İngiltere’nin ülke siyasetinde çok güçlü olduğu bir momentti bu. Özellikle Abdullah Gül uluslararası zeminde Tony Blair ile işgal karşıtı kampanyayı yürütüyordu. Erdoğan tezkere geçmeyince parti içinde büyük bir temizlik yaptı, Gül kliğine ciddi bir darbe vurdu. Türkiye’nin işin içinde olmaması İngiltere açısından önemliydi zira işgalde Türkiye’nin askeriyle ve elverişli coğrafyasıyla yer alamayacak olması ABD’yi bir bataklığa saplayabilirdi. İkinci bir hususta tezkerenin reddi neticesinde Türkiye ABD’den uzaklaşıp İngiltere’yle daha koşulsuz bir müttefik hâline gelebilirdi. İngiliz istihbaratı ve stratejik aklı Irak’ın parçalanmasının kaçınılmaz olduğunu biliyordu, Tony Blair yönetimi parlamento kararı alarak desteğini sundu ancak bu bağımsız hegemonik bir niyetle değil, süreci ve ABD’yi kontrol altında tutma umuduyla verilmiş bir destekti.
5 Kasım 2007’de gerçekleşen Erdoğan-Bush görüşmesi sürecin önemli bir kilometre taşıdır. 2007’ye gelindiğinde Erdoğan, artık parti bünyesindeki İngiltere merkezli kliği ve TSK’daki Anglo Amerikan Gladio sisteminin bir türevi olan Ergenekon yapılanmasını kademe kademe budamıştı. Bu yapılanma gelinen noktada işlevsizleşmiş eski bir sürümdü. İlginç olan husus, Erdoğan bu süreci başka bir Gladio aktörü olan fakat ikinci kuşak Gladio temsilcisi Cemaat eliyle yaptı. Abdullah Gül’ü de Cumhurbaşkanı yaparak muazzam bir realpolitik stratejiyle etkisizleştirmişti. Erdoğan ve Bush bu görüşmede tezkere sürecinin yarattığı güvensizliği stratejik ortaklık zeminine taşıdılar. PKK vurgusuyla ortak politika belirleme ve aksiyon alma konularında anlaşmışlardı. Ancak Bush sonrası gelen Obama yönetimi demokratik açılım, ılımlı İslam gibi politikaları Cemaat ve Gül kliği aracılığıyla ülke gündemine soktu. Bu dönemde yine Anglo Amerikan eksen güçleniyordu, 17-25 Aralık Operasyonları, MİT Tırları, Oslo görüşmeleri, gibi süreçlerde özellikle Cemaat’in sivil ve bürokratik kanadı Erdoğan’ı hedef tahtasına oturtmuştu. Bu süreçte Kılıçdaroğlu-Bahçeli, Erdoğan’a kol kanat gererek başkanlığa giden yolu açtılar. Kılıçdaroğlu-Bahçeli ortaklığının Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçiminde aday olarak belirlediği Ekmeleddin İhsanoğlu ismi Erdoğan’ın en kolay seçileceği rakip konumundaydı. Haziran 2015’te yapılan genel seçimlerde hükûmet kurulamayınca yine aynı ortaklık ülkeyi Kasım 2015 seçimlerine taşıdı. Bu kırılma anlarında Hillary Clinton’ın başında olduğu organizasyon Türkiye ve Rusya’yı birkaç kez savaşın eşiğine getirdi, her seferinde Erdoğan arka kapı diplomasisiyle Putin’le arayı buldu, provokasyonları bir şekilde boşa çıkardı. 15 Temmuz 2016’ya gelindiğinde Erdoğan kliği büyük ölçüde kontrolü ele almıştı, Amerika’da Trump’ın seçileceği fiyatlanmıştı. 15 Temmuz darbe girişimi bir çeşit “tam kontrollü kaos” senaryosuna dayanıyordu. Küreselci/Anglo Amerikan sisteminin ikici kuşak Gladio örgütü olan Cemaat’in kalkışma yapmasına zemin hazırlamak için 2016 Ağustos Yüksek Askerî Şura’sında tasfiye edilecekleri yönünde istihbarat servis edildi. Böylece Cemaat köşeye sıkışmış ve hamle yapmaya mecbur hâle getirilmişti. Devamında darbe plânına göz yumuldu ve hatta teşvik edildi. İlginç olan husus şudur ki; darbe plânının da darbeyi engelleyen stratejik aklın da ana karargâhı NATO/Pentagon’dur. Özellikle Pentagon’un ulusalcı-realist kanadı/Trump akımına yakın gruplar Erdoğan’ın kalmasından yanaydı. Pentagon ve NATO’nun ulusalcı kanadının TSK ve MİT ile koordinesi ikinci sürüm Gladio yapılanması olan Cemaat’in de Ergenekon gibi tasfiyesini mümkün kıldı. 15 Temmuz, 2000’li yılların başından beri TSK nezdinde hedeflenen dönüşümün son aşamasıydı. Önce Ergenekon ve devamında Cemaat yapısının tasfiye edilmesi TSK’nın profesyonelleşmesini kolaylaştırmış, aynı zamanda operasyonel gücünü artırmıştır. TSK, 15 Temmuz 2016’dan sonra sırasıyla Fırat Kalkanı, İdlip, Zeytin Dalı, Barış Pınarı, Bahar Kalkanı harekâtlarını sınır ötesinde yürütmüştür. FETÖ’nün TSK içindeki etkinliğinin tasfiyesi, savunma bürokrasisinde millî kontrolü artırdı. Savunma Sanayii Müsteşarlığı doğrudan cumhurbaşkanına bağlandı ve siyasî irade ile teknik strateji arasında doğrudan bağ kurulmuş oldu. İnsansız (İHA-SİHA-TİHA) sistemler özellikle Bayraktar TB2 Libya, Karabağ, Suriye’de savaş doktrinini değiştirdi. Baykar, TUSAŞ, ROKETSAN, ASELSAN gibi şirketler devletle senkronize çalışmaya başladı. Bütün bu gelişmelerin itici gücünü yönetici sınıfın uzun yıllardır hayallerini süsleyen Başkanlık Sistemi’ne geçiş oluşturuyordu. Başkanlık Sistemi, Devlet’in stratejik karar alma mekanizmalarında yapısal bir sıçrama ve merkezîleşme etkisi yarattı. Bu dönüşüm özellikle güvenlik-bürokrasi ve savunma sanayisinde hız, esneklik, bütünleşik plânlama gibi hususlarda ciddi etkiler doğurdu. TSK, başkanlık sistemine yeni bir konseptle entegre edildi, güvenlik mimarisi doğrudan teması mümkün kılan bir strüktüre kavuştu. 2016’dan günümüze devlet içi uyum zirveye ulaştı, bu uyuma iktidar ve muhalefet blokları da eşlik etti. 14-28 Mayıs 2023 Seçimlerinde sağ-sol-İslamcı muhalefet unsurları âdeta el birliği ile ülke yönetimini yeniden Devlet Partisi olan AK Parti’ye bıraktı.
Ülke jeopolitik keşmekeşin içinde tahkimat ve reorganizasyon sürecini yürütmeye devam ediyor. Devlet Bahçeli eliyle başlayan yeni barış süreci de bu çabaların son halkası olarak sözü edilen tahkimat ve reorganizasyon sürecine eklemlendi. Başkanlık sisteminin zorunlu bir bileşeni olan “federatif yapı” ülke içi çelişki ve dengeler sebebiyle dondurulmuştu. Başkanlık sisteminin oylandığı 16 Nisan 2017’de Kürt burjuvazisinin örtük desteği söz konusuydu. Bu desteğin sebebi elbette anayasa değişikliği ve federasyon beklentisiydi.
Geçmişte “dondurulmuş” olan barış süreci nihayet 1 Nisan 2024 Yerel Seçimlerinden sonra yeniden ana gündem hâlini aldı. Bu kez toplumsal destek MHP’nin dahliyle üst seviyelere çıkmış görünüyor. Süreçle birlikte yakın coğrafyanın karışık durumu at başı gidiyor. Özellikle İsrail-İran, İsrail-Filistin ve İsrail-Suriye arasında cereyan eden savaş hâli süreci daha da önemli kılıyor.
Çin’in Durumu/Konumu
Çin’in güneyi de bütün bu çevreleme hareketlerinin önemli alanlarından birini teşkil ediyor. Çin, kuşatmayı kırmak için Pakistan-Myanmar hattında “String of Pearls” stratejisi uyarınca limanlar ve üsler oluşturuyor. Ayrıca CPEC (Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru) ile Malakka Boğazı’na bağımlılığı azaltacak alternatif kara bağlantıları kurmaya çalışıyor. Malakka Boğazı bilindiği üzere Çin’in ithal ettiği petrol ve gazın %80’den fazlasının geçtiği noktadır. Bu noktanın ABD veya ABD müttefiki bir donanma tarafından kontrol altına alınması Çin için ölümcül sonuçlar doğurabilir. Malakka Boğazı’na bağımlılık Çin stratejisindeki çok ciddi psikolojik bir eşiktir. “Malakka Dilemmaları” kavramı boğazın dış kontrol altına girme riskine dair Çin’in jeostratejik endişe ve korkusunu yansıtır.
Çalışmanın bu safhasının yazıldığı esnada (30 Temmuz 2025) Truth Social’da ABD Başkanı Trump, Pakistan ile bir anlaşmaya varıldığını açıkladı. Bu anlaşmaya göre; Pakistan ve ABD’nin, Pakistan’ın devasa petrol rezervlerinin geliştirilmesi konusunda iş birliği yapıldığını bildirdi. Anlaşmanın aynı zamanda ticarî ilişkilere dair tarifeler, değerli mineraller ve diğer enerji yatırımları gibi geniş bir alanı kapsadığı vurgulanıyor. Hatta Trump açıklamasında, “Kim bilir belki Pakistan bir gün Hindistan’a petrol satar,” şeklinde ironik bir dokundurmayı da ihmal etmedi. Bu gelişmenin oldukça kısa süreli cereyan eden Pakistan-Hindistan Savaşı’ndan hemen sonra ortaya çıkmış olmasının manidar olduğunu vurgulamak gerekiyor. ABD’nin bu hamlesi detaylarıyla anlatmaya çalıştığımız Çin’in çevrelenmesi stratejisine eklemlenmekle birlikte Hindistan-İsrail-İngiltere yakınlığı-iş birliği-müttefikliğine de derin bir gönderme mevcut.
Pakistan, Çin’in en önemli OBOR ortaklarından biri ve belki de en büyüğü sayılabilir. ABD ile Pakistan’ın enerji üzerinden iş birliğinin derinleşmesi Çin’in OBOR içindeki CPEC projesi (Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru) bloke edilebilir. CPEC projesi, Çin’in Malakka Boğazı’nda yaşanabilecek muhtemel bir devre dışı kalma senaryosunun karasal ağlarla enerji naklini sağlayabileceği alternatif plânını ifade ediyordu. Bu hattın da tehdit altına alınma ihtimalinin şimdiye kadar sakin-yumuşak güç olarak kalmaya çalışan Çin’i agresifleştirebileceğini not etmek lâzım, zira bu noktayı Çin jeopolitiğinin can damarı olarak işaretleyebiliriz. Zaten yakın bölgede bu yönelimi besleyen askerî ittifaklar varken sürece Pakistan’la iş birliğinin eklenmesi işlerin gittikçe ciddileştiğini göstermektedir.
Güneydoğu Asya ülkeleri (Vietnam, Filipinler, Malezya, Singapur, Endonezya, Tayland) Güney Çin Denizi’ne kıyısı olan devletler olarak Çin’le “deniz yetki alanı” üzerinden sorunlar yaşamakta ve bu sorunların bir çıktısı olarak Çin karşıtı QUAD, AUKUS gibi savunma iş birliklerine yönelmektedirler. Bu ülkelerde ABD ile ikili anlaşmaları kapsamında askerî üsler yayılmaktadır. Tayvan ise bu ortamda jeopolitik bir kırılma noktasıdır zira Çin’in küresel hegemonya ve hedefleri için buranın kontrolü önemli bir kilometre taşıdır. Tayvan hem teknolojik üretim gücü itibariyle hem de askerî-denizcilik hattının kilit taşı olması sebebiyle ABD’nin kuşatma stratejisinin merkezidir. Ayrıca Çin’in ilk ada zincirini aşmasının önündeki en büyük engeldir.

Harita 4: Kuşak Yol[13]
Çin, çevrelenme ve kuşatma girişimlerine karşı yukarıda da örneğini verdiğimiz türden çeşitli manevralar yapmaktadır. Ek olarak kuşatmayı kırmak için yapay adalar inşa ederek askerî tahkimat oluşturmakta, verili imkânlar dâhilinde enerji rotalarını çeşitlendirmekte, ASEAN içindeki bölünmeleri teşvik ederek düşmanın gücünü dağıtmaya ve ayrıca teknolojik bağımsızlık ekseninde iç tüketime dayalı ekonomiyi büyütmeye çalışmaktadır. Çin’in bu politikalarının başarısı ve etki gücü tartışmalıdır çünkü bunlar kuşatmayı yaracak türden güçlü silâhlar değildir. Örneğin: iç tüketim modeline geçiş çabası her şeyden önce Çin’in yapısal gerçeği ile uyumlu değildir ve bu politikanın önünde çok ciddi yapısal, kültürel, demografik engeller bulunmaktadır. Ayrıca iç tüketim modelinde artan tüketim, özellikle petrol ve doğal gaz talebini de büyütür. Yani iç tüketim artışı ile orantılı olarak bireysel araç sahipliğinde bir artış aynı zamanda petrol talebinde bir artış anlamına gelmektedir. Bu noktada “yenilenebilir enerji” ve elektrikli araçlar (EV) bir tür can simidi olarak görülüyor ancak bu teknolojilerde lityum batarya, güneş paneli, diğer enerji depolama sistemleri gibi son çıktıyı elde etmek için kullanılan bir enerji var ve bu enerji de büyük ölçüde fosil yakıtlardan karşılanıyor. Çin’in “yenilenebilir enerji” yatırımları artıyor ancak bunların EROEI’si (bir enerji kaynağından elde edilen toplam enerjinin, o enerjiyi üretmek için harcanan enerjiye oranı) fosil yakıtlar kadar yüksek değil. Özetle, 2005 yılında Dünya Petrol Üretiminin zirve yapmasıyla “enerji üretmek için harcanan enerji” gittikçe artmaktadır. Bu durum dünyanın fabrikası özelliği sebebiyle en çok Çin için tehdittir zira EROEI’nin düşmesi enerjinin daha pahalı olması bu da büyümenin yavaşlaması anlamına gelmektedir. Oysa Çin, ekonomik büyümeye bağımlı bir yapı kurmuştur ve ekonomik büyüme olmazsa yapı kendini idame ettiremez.
Bu denklemde iç talep büyürken enerjide yerli üretimi artırmak zorlaşırsa, Malakka Boğazı ve Ortadoğu bağımlılığı daha da artabilir. Çin’in bu açmazı, I. ve II. Dünya Savaşlarında Almanya’nın içine düştüğü açmazın birebir aynısıdır. Almanya’nın çabaları nasıl yetersiz olduysa, Çin’in devasa üretim makinesini durdurması, başka yönde bir dönüşüm geçirmesi de o kadar zor aslında.
Almanya da özellikle 1930’lardan itibaren petrol darboğazı yaşadığı süreçte benzer çözümler geliştirmek zorunda kalmıştı. Öyle ki bu yıllarda petrolün büyük kısmı ABD, Sovyetler ve Ortadoğu kökenliydi ve Almanya’nın bunların hiçbirine doğrudan bir erişimi yoktu. Hızla gelişen endüstriyel üretim ve bu üretimi sürekli kılmak için gerekli olan askerî-savaş teknolojileri (mekanize ordu, uçaklar, denizaltılar ve donanma) sıvı yakıt gereksiniyordu. Alman mühendisliği bu ihtiyacı kısmen karşılamak üzere Fischer-Tropsch sentezi adı verilen bir yöntemle kömürden sıvı yakıt elde etmeye başladı. Almanya, Scholven, Politz, Leuna gibi bölgelerde büyük sentetik yakıt fabrikaları kurdu. Öyle ki 1940’a kadar Almanya’nın petrol ihtiyacının %46’sı bu fabrikalarda üretilen sentetik petrolden karşılanıyordu. Ancak bu sistem gerçek mânâda sürdürülebilir değildi; kaynaklara erişim kısıtları ve jeopolitik zorunluluklar olmasaydı, muhtemelen hiçbir zaman böyle bir yönelim olmayacaktı. Çünkü sistem oldukça verimsiz bir yönteme dayanıyordu. Sisteme 1 birim enerji yatırıldığında 1,5 ilâ 2 birim enerji elde ediliyordu; yani EROEI çok düşüktü. O yıllarda konvansiyonel petrolde ise sisteme 1 birim enerji yatırıldığında yaklaşık 80 birim enerji elde ediliyordu. Almanya bu sistemi sürdürülebilir bir çözüm olarak değil, kaynak kıtlığına karşı stratejik geçici bir çözüm olarak kullandı. Ancak sistemin aşırı düşük verimli yapısı savaş ortamında elini zayıflattı. Savaş uzadıkça yakıt krizi Almanya’nın savaş gücünü de zayıflatıyordu. Örneğin, Ardenler Taarruzu’nun başarısız olmasında yakıt yetersizliği belirleyici olmuştu.
Dolayısıyla bugün Çin’in içinde bulunduğu açmazları ve jeopolitik imkânsızlıkları yönetmek yönünde harcadığı çaba, Almanya’nın beyhude çabalarına benzemektedir. Sürecin geriye çevrilmesi için tersine endüstrileşme gibi bir anlayışın hâkim olması gerekir ki bu da mümkün değildir; çünkü yapı ve kurulum buna uygun değil. Batı’nın dayattığı ve görmek istediği, geçmişte olduğu gibi pirinç ve bisikletle talim edecek bir Çin modelidir ancak “gelişmiş”, büyümüş ve küresel ölçekte belli alanlarda hegemonya kurmuş bir güç için bu model tabiî ki kabul edilebilir değildir. Hâl böyle olunca geriye kalan tek ve en makul seçenek, jeopolitik keşmekeşin içinde kendine bir yol bulmak kalıyor.

Harita 5: ‘Bir Kuşak Bir Yol’ (OBOR) Projesi
Çin’e giden petrol tankerlerinin Malakka Boğazı’ndan önce geçmek zorunda olduğu bir boğaz daha vardır, o da Hürmüz Boğazı’dır. Basra Körfezi’ni Umman Denizi ve Hint Okyanusu’na bağlayan Hürmüz Boğazı hem yüksek hacimli enerji taşımacılığı hem de stratejik konumu ile dünyanın en kritik geçiş noktalarından biridir; âdeta küresel enerji arz zincirinin “vanası” konumundadır.
Dünyanın en büyük petrol ithalatçısı olan Çin, enerjinin büyük bölümünü Ortadoğu ülkelerinden tedarik etmektedir. Körfez ülkelerinden alınan petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz, devasa tankerlerle Hürmüz Boğazı’ndan geçmektedir. Çin, “Petrol için Deniz İpek Yolu” projesi kapsamında dünyanın en büyük tanker filosunu oluşturmaktadır. Bu tankerlerin yalnızca bir tanesi, tek bir seferde yaklaşık 4,1 milyon varil ham petrol taşıma kapasitesine erişmiştir ki bu kapasite ve maliyet, karayolu taşımacılığına göre yaklaşık 10 kat, demiryolu taşımacılığına göre ise 3-4 kat daha verimlidir. Dolayısıyla Çin’in enerji ihtiyacı için buradan yapılan ticaret büyük önem taşımaktadır.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak muhtemel bir kriz, Çin ekonomisi üzerinde doğrudan etki yaratacaktır. Çin bu bağımlılığı azaltmak için; OBOR Girişimi kapsamında deniz ve kara güzergâhlarını çeşitlendirmeye, Çin-Myanmar Petrol ve Gaz Boru Hattı, Çin-Kazakistan Petrol Boru Hattı, Gwadar Limanı (Pakistan) ve CPEC koridoru gibi alternatif stratejiler geliştirmeye çabalamaktadır. Ancak bu stratejiler, kısa vadede Hürmüz Boğazı’nın yerini alabilecek kapasitede değildir. Çin bu nedenle, İran ile 2021 yılında 25 yıllık stratejik iş birliği anlaşması imzalamış ve Hürmüz ile çevresindeki istikrarı doğrudan ulusal çıkarlarının bir parçası olarak tanımlamıştır.
Çin bir taraftan enerji arz güvenliğini sağlamak konusunda adımlar atıyorken, diğer yandan da ürettiği malları zengin Avrupa pazarlarına ulaştırmak konusunda önemli girişimlere sahiptir. Çin’in İran, Suudi Arabistan, BAE ve İsrail ile aynı anda ilişki kurması, bölgenin istikrarlı bir yapıya kavuşturulmasına dair uzun vadeli plânlar yaptığını göstermektedir.

Harita 6
Çin’in ticaretle ilgili girişimlerinin odağını İsrail oluşturmaktadır. Şöyle ki; Çin, İsrail ile liman anlaşmaları yapmış, 2021 yılında ülkenin en büyük limanı olan Hayfa Limanı’nın 25 yıllık işletme hakkına sahip olmuştur. Aşkod Limanı’nda ise, burada bulunan 6. Filo’ya rağmen, Çin’in varlığı ve etki gücü sınırlı da olsa sürmektedir. Çin ile İsrail yakınlığı sadece bununla sınırlı değildir. Eilat–Hayfa arasında kurulacak bir “kara lojistik köprüsü” girişimi, bu ilişkilerin en derin noktasını teşkil etmektedir. OBOR Girişimi kapsamında Çin, Süveyş Kanalı’na olan bağımlılığını azaltmak; Akdeniz pazarına alternatif erişim rotaları oluşturmak istemektedir. Çünkü Süveyş Kanalı, OBOR Girişimi’nin en kırılgan unsurlarından biridir. Burası, muhtemel jeopolitik krizlerde, istikrarsızlıklarda ve deniz trafiğindeki tıkanıklıklarda (örneğin Ever Given krizi, 2021) küresel ticareti ciddi biçimde aksatabilmektedir. Dolayısıyla Çin, Hint Okyanusu’ndan Akdeniz’e ulaşımda yalnızca Süveyş’e mahkûm kalmak istememektedir.
Çeşitli sebeplerle Süveyş’in engellenmesi durumunda, Çin mallarının Batı’ya erişimi için bir “B Plânı” olarak Eilat-Kızıldeniz açılımı düşünülmüştür. Bu projeye göre Çin mallarının, Kızıldeniz üzerinden Eilat’a, oradan kara ve demiryolu ile Akdeniz’e, yani Hayfa Limanı’na ulaştırılması plânlanıyordu. Bu alternatif rota ile birlikte Süveyş Kanalı üzerinden geçen mallara kıyasla 2-3 gün erken Avrupa’ya ulaşmak mümkün olacaktı.
Eilat Limanı, İsrail için Kızıldeniz’e açılabildiği tek çıkış noktası durumunda olduğu için önem taşımaktadır. İsrail buradan doğrudan Hint Okyanusu’na açılabilme potansiyeline sahiptir. İsrail’in güney ucunda, Sina Yarımadası’nın doğusunda konumlanan bu liman, Akabe Körfezi üzerindedir ve stratejik olarak Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır üçgenine yakın bir geçiş noktasındadır. Çin malları buraya geldikten sonra, yaklaşık 300 km’lik bir kara bağlantısından sonra Hayfa Limanı’na nakledilebilir.

Harita 7: Eilat-Kızıldeniz
Hayfa Limanı’ndan sonra süreç görece kolaydır; çünkü malları buradan Avrupa pazarlarına ulaştırmak için Yunanistan’ın Pire ve Karadağ’ın Bar limanlarına taşımak yeterlidir. Pire ve Bar limanlarından sonra kara ve demiryolu bağlantıları ile Balkanlar, Orta Avrupa ve Batı Avrupa ülkelerine bu malların taşınması pratiktir. Fakat tam da bu noktada çok büyük bir Balkanlar jeopolitiği karşımıza çıkmaktadır.
Çin’in Eilat-Kızıldeniz Açılımı, diğer bir deyişle “Med-Red (Akdeniz-Kızıldeniz) Kara Köprüsü” henüz hayata geçememiştir. Ancak İsrail’de demiryolu altyapısının geliştirilmesine yönelik çalışmalar sürmektedir. Çin’in doğrudan yatırım talebi askıya alınmış olsa da bazı Çinli firmalar tedarikçi veya taşeron düzeyinde projelerde yer almaya devam etmektedir. Çin, Hayfa Limanı üzerinden etkinliğini korumaktadır fakat 7 Ekim 2023 tarihi itibariyle ABD-İsrail arasındaki sürtüşmelerin görece azalmasıyla birlikte, Çin’in Med-Red’e dair stratejik yatırımları zayıflamıştır (ya da zayıflatılmıştır). İsrail içinde, Red-Med Projesi’nin lojistik potansiyelinin farkında olan yaklaşımlar projeyi canlandırmak istemekte olsa da İsrail’in Amerikancı hattı günden güne güçlenmektedir. İsrail-Çin yakınlaşmasını engellemeye çalışan bu hattın kuşkusuz farklı bir jeostratejik hedefi bulunmaktadır.
TAPLINE 2.0 ve Türkiye’nin Jeopolitik Hedefleri
Bu noktada, göz önünde olmayan ancak küresel boyutta bütün dengeleri değiştirme potansiyeli taşıyan başka bir proje karşımıza çıkmaktadır; TAPLINE (Trans-Arabistan Boru Hattı). Bu hat günümüzde atıl durumdadır. II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika ve Suudi Arabistan’ın 1947-1950 arasında inşa ettiği bu hat, 1970’li yıllara kadar efektif bir şekilde kullanılmış, 1980’lerden sonra ise çalışmaz duruma gelmiştir. TAPLINE, özellikle Suudi Arabistan’daki petrolü Hürmüz Boğazı’na ihtiyaç duymadan doğrudan Akdeniz’e, oradan da Avrupa’ya ulaştırma amacı taşıyordu. II. Savaş sonrasında Kıta Avrupa’sının yeniden inşa sürecinde gerekli yakıt bu hattan karşılanacaktı.
Hattın başlangıç noktası Abqaiq (Suudi Arabistan’daki petrol sahası), bitiş noktası ise Lübnan’ın Akdeniz kıyısında bulunan Sidon Limanı’ydı. TAPLINE, ABD merkezli petrol şirketleri (Exxon, Chevron, Mobil, Texaco) tarafından kurulan ARAMCO’nun girişimiyle inşa edildi. Toplam uzunluğu 1.214 kilometre olan hat, Körfez’in petrol kaynaklarını Ürdün üzerinden Golan Tepeleri’ne, oradan da Lübnan’a taşıyacaktı. Aslında ana plânda hattın bitiş noktasının Hayfa Limanı olması düşülüyorken 1948 Arap-İsrail Savaşı ve İsrail’in İngiltere angajmanı bu plânın Sidon Limanı olarak değiştirilmesini gerektirmişti. Hat, ABD’nin petrol bölgeleri üzerindeki enerji egemenliğini kalıcılaştırma ve İngiliz sistemini bastırma çabasının bir mahsulüydü.

Harita 8
TAPLINE, 1960’lara kadar bölgedeki en verimli enerji taşıma hatlarından biri hâline geldi. Hattın ana mantığı ve fonksiyonu İngiltere merkezli finans sermayesinin hedefleri ile taban tabana zıttı çünkü finans sermayesi; kapitalist mal üretimini, dolayısıyla bunu mümkün kılacak enerjinin naklini Çin’e kaydırma stratejisini benimsemişti. İngiliz sisteminin stratejik yönelimi; “merkez ülkelerde sanayi üretimini daraltmak” ve “ucuz emek gücü merkezleri” olarak belirlenen ülkelere sermaye akımlarını artırmak şeklindeydi. TAPLINE hattı ise tam tersi, merkez ülkelerdeki endüstriyel üretimi artıracak yakıtı/enerjiyi sunuyordu, hat bu ülkeler için bir çeşit can damarıydı. Bununla birlikte TAPLINE hattının inşa edildiği coğrafya ve bu coğrafyanın periferisi emperyal güçlerin küresel hegemonya kavgasında bir kapışma alanıydı. Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı, Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan’a erişiminin kilit noktasıydı ve buranın her ne şekilde olursa olsun kendi emperyal vizyonuna uygun şekilde kontrol edilmesi önemliydi.
İngiltere’nin projeksiyonunda “kaynak” Ortadoğu, “üretim” Çin ve “pazar” da Batı Avrupa idi. Daha evvel vurgulandığı üzere TAPLINE, kuruluşu itibariyle bu mantığa karşıt bir konumdaydı. Ayrıca TAPLINE gibi karasal, sabit ve siyasî kırılganlığa açık bir proje için bölgesel istikrar ve “stabilite” önemliydi. İngiliz sistemi zaman içinde adım adım bölgeyi destabilize ederek hattın en önemli dezavantajı olan “sabitliğini” tehdit etmiş ve devamında ise devre dışı kalmasını sağlamıştır. Özellikle hattın 370 km’lik kısmının geçtiği Suriye ve 40 km’lik Lübnan en kırılgan etaplardı. Zaten TAPLINE’ın Suriye’den geçmesi hem hattın inşasında hem de işleyişinde Suriye iç siyasetinde büyük gerilimlere ve darbelerle sonuçlanan müdahalelere neden oldu. Özellikle 1949 Darbesi ve sonrasındaki siyasî yönelimler, TAPLINE ekseninde şekillenmişti. TAPLINE’ın projelendirme aşamasında İngiltere eksenine bağlı olan Suriye, hattın dışında kalmaya çalışmıştı. Ancak Mart 1949’da General Hüsnü Zaim’in darbeyle yönetime el koyması dengeleri birden değiştirdi. Öyle ki, darbe sonrası yapılan ilk uygulamalardan biri TAPLINE geçiş anlaşmasının imzalanması oldu. Sonrasında yaşanan Kanal Krizi, İngiltere’nin Türkiye ile Suriye’yi işgal plânları, Bağdat Paktı gibi gelişmelerde TAPLINE’ın devre dışı bırakılması merkezî bir yer tutuyordu. Türkiye ve İngiltere’nin Suriye’yi işgal plânları başarısız olunca istihbarat temelli çabalar ağırlık kazandı. İngiltere, TAPLINE anlaşmasına mesafeli ulusalcı, Baasçı, sosyalist tepkileri örgütlemeye başladı. Bu eğilimler aynı zamanda Sovyetler Birliği tarafından da destekleniyordu çünkü Suriye, Sovyetler Birliği için Akdeniz’e çıkış stratejisinin önemli bir parçasıydı. Özellikle Tartus ve Lazkiye limanlarında yerleşik bir donanma üssü elde etmek istiyordu. Bununla birlikte TAPLINE dolayımında Batı Avrupa’ya giden petrol akışını bloke etmeyi hedefliyordu zira buradan gerçekleşen petrol nakli özellikle Alman endüstriyel kompleksinin yeniden güçlenmesi anlamına geliyordu. Sovyetler Birliği’nin “jeopolitik dengeleme stratejisi” bu dönemde Mısır ve Suriye gibi ülkelerde karşılık buluyordu. Türkiye-İran-Irak-Pakistan hattı ise Bağdat Paktı üzerinden İngiliz sistemine eklemliydi.
Bu iklimde, 8 Mart 1963’te Baas Partisi, ordu içindeki kadrolarıyla Suriye’de darbe yaparak iktidara geldi. Darbe ile Amerikan yanlısı enerji politikalarının sona erdiği bir dönemin kapıları aralandı. TAPLINE hattı Baas ideolojisi açısından yalnızca bir enerji hattı değil; emperyalizmin toprağa kazınmış fiziksel bir sembolüydü. Fakat yine de önceki yönetim tarafından yapılmış bağlayıcı nitelikteki anlaşmalar nedeniyle hattın kendi topraklarından geçen kısmını doğrudan devre dışı bırakamıyordu ama hattın efektif işletilmesine karşı pasif bir direniş sergiliyordu. 1967 sonrası dönemde İsrail ve Suriye arasındaki sınır çatışmaları yoğunlaştı ve bu çatışmalar sonucunda İsrail, Golan Tepeleri’ni işgal etti. Suriye, bu gelişmeyi yani İsrail’in Golan’daki varlığını gerekçe göstererek TAPLINE hattının topraklarından geçmesine karşı çıkmaya başladı. Bir anlamda Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgal edilmesi TAPLINE hattının da kaderini belirlemiştir. Nihayetinde 9 Haziran 1967’de başlayan ve Altı Gün Savaşı olarak tarihe geçen bu savaş, hattın çalışmasını işlevsizleştirmek isteyen Suriye’ye istediği gerekçeyi vermişti.
Yukarıda da detaylandırdığımız üzere İngiltere’nin Kennedy suikastı ile başlayan Amerikan siyasetinde hâkimiyetini pekiştirmesi 1970’li yıllara kadar uzandı. Bu yıllar aynı zamanda finans sermayesinin başlattığı İkinci Globalleşme akınının da başlangıcını oluşturuyordu. Artık finans oligarşisi dünyada neredeyse her noktada kuşatıcı bir iklim yaratmıştı. Yeni dönemde Anglo Amerikan kostümüyle arz-ı endam eden finans sermayesinin Çin projeksiyonu TAPLINE Hattı’nın işlevsizleşmesini gerektiriyordu. Boru hattı, Arap-İsrail Savaşları, Baas Partisi’nin politikaları vb. gerekçe ve “bahanelerle” adım adım devre dışı bırakıldı. 1970’li yıllardan günümüze kadar gerçek anlamda aktif olmayan bu hat 2001’de Amerika’da iktidara gelen ulusalcı/Neocon blok ve onların bölgedeki müttefikleri tarafından tekrar hayata geçirilmeye çalışılmıştır.
2002 yılında Suudi Arabistan ve Ürdün, Aramco aracılığıyla TAPLINE hattının Ürdün etabını yeniden devreye almayı değerlendirdi ancak jeopolitik ortam sebebiyle ilerleme olmadı. 2005 yılında Ürdün Enerji Bakanı Azmi Khreisat, TAPLINE hattının rehabilitasyonu için teklif sundu ancak yine somut bir ilerleme olmadı.
2000’lerin başında bu hatta benzer bir doğal gaz boru hattı “Katar-Türkiye-Doğalgaz Boru Hattı” ismiyle önerildi. Katar’dan başlayıp Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşması plânlanıyordu ancak uzun fizibilite ve ülkeler arası görüşmeler neticesinde 2009 senesinde Esad yönetimi projeye izin vermedi. Türkiye’nin amacı TAPLINE hattının ana işleyiş mantığına bağlı kalarak bir hat oluşturmaktı ancak Suriye’nin sürece yaydığı “oyalama/sündürme” stratejisi neticesinde plân akamete uğradı. Hatırlanacağı üzere bu yıllar iki ülke ilişkilerinin oldukça geliştiği, Erdoğan-Esad yönetimlerinin yakın ilişkiler içinde olduğu, devlet başkanlarının ailece tatil yaptıkları bir dönemdi. Türkiye’nin stratejisi Esad yönetimini sempatik ve yumuşak güç unsurlarıyla söz konusu hattın inşasına ikna etmekti. Ancak Esad, örgütsel-ideolojik evrende ciddi bir İngiliz kıskacı ile çevrelenmişti. Esad’ın kendisi 1992-1994 yıllarında İngiltere’de eğitim almıştı ki bu yıllar finans oligarşisinin tarihte en güçlü olduğu dönemlerden birine tekabül etmektedir. Karısı Esma Esad, Londra doğumludur ve bütün eğitimlerini İngiltere’nin en elit okullarında almıştır. Esma Esad finans eğitimi almıştı, mezuniyeti sonrası J.P. Morgan’da çalışmıştı. J.P. Morgan Londra Ofisi Körfez fonlarıyla yakın ilişki içindeydi ve Esma Esad hem İngiliz hem de Körfez finans çevrelerinde tanınan bir isimdi. 2000 senesinde Beşar Esad ile evlendiğinde İngiliz medyası onu “Suriye’nin Leydi Diana’sı” şeklinde yüceltiyordu. Beşar Esad’ın ve karısı Esma Esad’ın İngiltere ile derin sayılabilecek ilişkileri ve Baas politikasının başından beri TAPLINE hattına yönelik olumsuz yaklaşımları birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin sunduğu doğal gaz boru hattı projesinin neden sündürülerek reddedildiği anlaşılabilir. Suriye iç savaşı zaten bu sürecin hemen arkasından geldi. Erdoğan dolayımında Türkiye’nin Suriye’yi ikna etmeye dayalı stratejisi başarısız olunca ulusalcı blok, “Arap Baharı” protestolarıyla Suriye’yi dize getirme hamlesine girişti. Ancak işler Arap Baharı etiketiyle başlayıp iç savaşa evrilince ülkeye tam bir keşmekeş hâkim oldu. İran, Rusya, Amerika, Türkiye askerî ve vekil güçleriyle sürece müdahil oldular. İç savaş tam olarak hangi bloğun ihtiyacıydı tespit etmek zor çünkü bu yol jeopolitik ihtimaller dairesinde çatallanıyor. Şöyle ki, Türkiye ve ABD’nin ulusalcı kanadı belki de Arap Baharı konseptinde basit bir yönetim değişikliği ile süreci kotarabileceğini düşünüyordu. Ancak İngiltere bu ihtimal karşısında yangını körükleyip büyük bir karışıklık ve istikrarsızlık yaratmayı çıkarlarına daha uygun bulmuş olabilir ki süreç de aslında biraz bu şekilde ilerledi. Çünkü yol-kanal-koridor-kuşak gibi projelere yatırım yapan veya yapacak olan güçler uzun vadeye yayılmış çatışmalı-istikrarsız bir ortam istemezler.
Neocon/ulusalcı blok, İngiliz sisteminin 1970’lerde ele geçirdiği petrol bölgelerindeki egemenliğini elinden almak istiyordu. Bu blok, Afganistan, Irak ve Suriye’nin denetim altına alınmasıyla Çin-İngiltere hattını zayıflatmayı ve aynı zamanda Çin’in çevrelenme sürecini de başlatmayı plânlıyordu. Daha önce Sovyetler Birliği’nin 1979-1989 arası süreçte başlattığı fakat nihayete erdiremediği Afganistan’ın işgal sürecinin de aslî amacı aynıydı. Neocon/ulusalcı blok Sovyetler Birliği’nin başlattığı Afganistan’ın işgal edilme sürecini tamamladı ve sonrasında hızlı bir şekilde Irak’a yöneldi. Türkiye AKP dolayımında bu süreçlerin aktif parçası olmak istiyordu. Afganistan işgalinde NATO şemsiyesi altında bulunmuş, Irak’ta ise bütün proaktif gayretlerine rağmen 1 Mart Tezkeresi’nin reddi ile süreçte aktif görev alamamıştır. Hatırlanacağı üzere Erdoğan, tezkerenin reddi sonrasında AKP içindeki İngilizci ekibe büyük bir tasfiye hareketi başlatmıştı. Ağırlıkla Abdullah Gül ekibi, Cemaat kadroları ve toplumsal muhalefetin etkisiyle tezkerenin kabul edilmemesi Türkiye ve ABD ilişkilerinde kırılgan bir dönem yarattı. 5 Kasım 2007 tarihinde Beyaz Saray’da George W. Bush ile Erdoğan arasında yukarıda bir nebze değindiğimiz bir görüşme gerçekleşti. Yapılan görüşmenin çok üzerinde durulmaz ancak belirtmek gerekiyor ki bu görüşme tarihsel olarak büyük bir kırılmanın başlangıcını oluşturuyordu.
Bu dönemde Erdoğan adım adım İngiliz sitemine göbekten bağlı oluşumlara savaş açtı; Ergenekon bu savaşın ilk adımıydı. ABD ile varılan “önleyici güvenlik doktrini” çerçevesinde iki ülke arasında askerî iş birliği yeniden yapılandırılıyordu. Görüşmede Bush’un Türkiye’ye yönelik “bölgesel güç” hitabı ve bu şeklinde tanımlaması yeni bir eşiğe işaret ediyordu. Türkiye’nin küçülmesini içeren Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) olarak ifade edilen tasarım bu görüşme ile başka bir düzleme taşındı. Birinci Savaş sonunda İngiliz sisteminin belirlediği sınırları korumaya çalışan, bölgesel gelişmelerde “pasif” tavır takınan, eski hâkimiyet alanlarına karşı ilgisiz bir pratik içinde olan Türkiye’nin önünde iki yol vardı; ya eski tasarımı devam ettirip işgal veya iç savaş yoluyla bölünecekti yahut da Neocon/ulusalcı blok ile bölgeyi, enerji kaynaklarını, ticaret yollarını “birlikte” yeniden kontrol edeceklerdi. Zira Ortadoğu coğrafyasında İngiliz sistemini dengeleyecek büyük bir güç boşluğu vardı ve bu güç boşluğunu doldurabilecek en büyük aday Türkiye’ydi.
Türkiye yönetici sınıfı içinde Misâk-ı Millî tasarımını bir tür deli gömleği olarak gören bir akım vardı. Osmanlıcı, muhafazakâr, milliyetçi özelliklerle bezeli bu akım ülke içinde çeşitli dönemlerde çeşitli isimlerle temsil imkânı buluyordu. Yakın geçmişin en önemli isimlerinden biri olan Necmettin Erbakan bu akımı Refah-Fazilet Partileri eliyle olgunlaştırarak Erdoğan liderliğine teslim etti. Süreç içinde Alpaslan Türkeş’ten bu yana Amerikancı bir çizgiye sahip olan MHP ve Devlet Bahçeli’de bahsi edilen akımla iç içe geçti. Başkanlık sistemi sağdan, soldan bu akımla entegre olmuş bütün unsurların “kızıl elma”sıydı. Irak’ın işgal edilme sürecinde Türkiye’nin İngiltere’nin etkisiyle sergilediği “ikircikli-çekingen” tutum Neocon/ulusalcı blok nezdinde büyük bir öfke yaratmıştı. Irak Süleymaniye’de 4 Temmuz 2003 tarihinde Amerikan askerlerinin Türk askerlerinin başına çuval geçirme hâdisesi bu öfkenin bir yansımasıydı. 1 Mart 2003-5 Kasım 2007 tarihleri arası BOP üzerinden Türkiye’nin işgal veya iç savaş yoluyla bölünmesi masadaydı.[14] Ancak Erdoğan 5 Kasım 2007 tarihinden sonra ülke içinde attığı radikal adımlarla İngiltere tasarımı olan Cemaat ve Ergenekon gibi Gladio örgütlerini tasfiye etti, KCK davalarıyla PKK’nin İngiltere kanadını zayıflattı. Süreç, bölünmüş Türkiye haritalarından BOP eş başkanlığına ilerledi. 5 Kasım 2007 Bush-Erdoğan görüşmesi bu sürecin karar anını oluşturuyordu. BOP’un çekirdeğini aslında TAPLINE 2.0 oluşturuyordu ve AKP/Erdoğan dolayımında kontrolü ele alan üretime dayalı toprak bağımlı sermaye sınıfı, Almanya ve ABD’nin ulusalcı kanadıyla eski Osmanlı coğrafyasında etkili olmak istiyordu. Türkiye, bu yönelimle birlikte doğal gaz hatlarının da TAPLINE 2.0 girişimine entegre edildiği modifiye bir projeyi kendi jeopolitik çıkarlarına doğru bükmeye çalıştığı bir döneme kapı araladı. Başkanlık sistemi tam olarak bu dönemin ihtiyaçları doğrultusunda ülke içinde büyük bir konsensus ile hayata geçti.
Türkiye ve ortakları Kalkınma Yolu ve TAPLINE 2.0 entegrasyonu ile bölgeyi biçimlendirmeye çalışıyor. İsrail ise tarihte ikinci kez TAPLINE hattından dışlanma tehdidiyle karşı karşıya bulunuyor. Erdoğan ve Türkiye Dışişleri’nin “stratejik yüzyıl plânı” olarak konumlandığı Kalkınma Yolu’nun kalbi durumunda olan Basra-Faw Limanı bağlantısını sağlayacak demiryolu ve otoyol çalışmaları fiilen başlamış durumda. Güvenlik ve ulaşım altyapısı konusunda stratejik mutabakat Türkiye-Irak-BAE-Katar arasında sağlandı. Türkiye hâlihazırda projenin İstanbul Havalimanı, Mersin Limanı ve Ovaköy Sınır Kapısı (Şınak) ile entegrasyonunu sağlıyor. Gaziantep-Mersin-Şanlıurfa gibi şehirler de aynı şekilde projenin önemli ulaşım akslarında bulunuyor ve bu şehirlerde ulaşım ve lojistik alanlarında büyük yatırımlar söz konusu. Özellikle Konya, Kayseri ve Gaziantep gibi şehirler “Alman tipi entegre üretim ağları” ile uyumlulaştırılmaya çalışılıyor. Üretim-lojistik-yeşil dönüşüm konularıyla Gaziantep zaten yıllardır Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) desteğiyle büyük lojistik merkez ve yeşil altyapı yatırımlarının yapıldığı bir nokta ve bu nokta Kalkınma Yolu ile örtüşüyor. Aynı şekilde Mardin, Şırnak, Habur gibi yerlerde Almanya destekli EBRD Fonları, Duche Bank Engineering yatırımları, lojistik danışmanlık faaliyetleri hız kazanmış durumda.
Suudi Arabistan doğrudan projede yer almasa da 2023’te Riyad’da Türkiye ile lojistik ve ulaştırma alanında iş birliği mutabakatı imzaladı. Suudi Arabistan, çöl içi hızlı tren projesi ile Basra Körfezi-Ürdün bağlantısı ile Kalkınma Yolu’nun kuzeye uzanan koluyla birleştirmeyi hedefliyor.
Amerika’da Biden Hükûmeti-Almanya’da Yeşiller’in iktidarı Türkiye’yi hem Atlantik hem Almanya/AB ilişkilerinde daha “dışarıda” bırakan bir durum yarattı. Bu ortam İngiltere’nin elini güçlendirdi. Türkiye, arızî gördüğü bu ortamı İngiltere ile girdiği denge siyasetiyle bir müddet sürdürdü, dönemsel olarak İngiltere ile jeopolitik “yakınlık” kurdu.[15] Ancak ABD’de Trump’ın seçileceği belli olduğunda, başka bir ifadeyle söyleyecek olursak “seçileceği fiyatlandığında” hızlı bir şekilde eski konumuna döndü. Bu konum değişikliğinin ilk icraatı, sahada birkaç yıldır soğumaya aldığı bir mesele olan Suriye’de Esad yönetiminin bir gecede yıkılması oldu. Kürt hareketiyle 1 Nisan 2024 Yerel Seçimlerinden sonra yeniden başlayan ve silâh bırakma anlaşmasına kadar ilerleyen süreç de aynı şekilde Suriye-TAPLINE 2.0-Kalkınma Yolu’yla doğrudan bağlantılıydı. Suriye’nin düşmesinde Türkiye ile olan gizli mutabakatından dolayı Rusya’nın ciddi bir itirazı olmamıştı zira Rusya da özellikle Kalkınma Yolu’nun kendi hâkimiyet alanında olan ticaret yollarıyla entegre olmasını ve böylece IMEC projesinin akamete uğramasını hedeflemekte.
Suriye merkezli ilerleyen bu gelişmeler İsrail için tarihsel büyük bir kırılmaya tekabül ediyor. İsrail-İngiltere TAPLINE hattının güzergâhını Suudi Arabistan-Ürdün-Suriye’nin Golan Tepeleri üzerinden Hayfa Limanı’na bağlamak istiyor. Böylece hem TAPLINE hem IMEC projelerinin merkezine yerleşmeyi hedefliyor. Bu nedenle Suriye toprakları İsrail ve Türkiye için bir tür kapışma alanı hâline geliyor. Tam da bu noktada Trump’ın seçildikten sonra bölgeye oldukça hâkim ve ayrıca kişisel yakınlığı olan Tom Barrack’ı Türkiye Büyükelçisi olarak ataması kritik bir gelişmeydi. Çünkü Barrack, Trump’a olan yakınlığından ziyade Arap dünyası ve Batı sermayesinin kesişim noktasında yer alan bir isim. Ayrıca Lübnan kökenli, iyi derecede Arapça bilen, Körfez sermayesiyle derin ilişkileri olan bir yatırımcı ve Trump’ın Ortadoğu’da “ılımlı İslam” ve “ticaret eksenli istikrar” politikalarına yön veren stratejik akıl konumunda. Barrack’ın yukarıda detaylı bir şekilde açıklamaya çalıştığımız jeopolitik iklime gönderilmesi oldukça anlamlıdır. Şöyle ki Barrack, açık şekilde İsrail’in ve ABD içindeki Siyonist/Ermeni/Yunan lobilerinin Ortadoğu politikalarına aykırı pozisyonlar alması, bunların yanında Osmanlı vurgusu, “Türkiye’yi denklemde merkezî konuma yerleştirmesi”; ortamın tam da anlattığımız şekilde olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Hatta Barrack bu söylemlerinden dolayı ABD iç kamuoyunda şiddetli eleştirilmekte, özellikle İsrail-İngiltere hattının yönlendirdiği medya, lobi ve diğer saha aparatları Barrack’ı tasfiye etmeye uğraşmaktadır. Suriye’ye yönelik Barrack’ın her fırsatta “tek devlet, tek ordu” çıkışı özellikle İsrail için sorunludur zira Suriye’deki istikrarsız yapının sürmesi enerji ve ticaret yollarının İsrail’de kesişmesi anlamına geliyor. Barrack’ın politik söylemleri ve jeopolitik stratejisi İngiltere-İsrail iş birliğine âdeta taş koyuyor. Amerika’da Trumpçı realistler arasında gösterilen Barrack’ın Türkiye’ye yakın konumu, Suriye’nin bütünlüğünü savunması ve SDG’ye mesafeli durması İngiltere’nin bölgeye yönelik “kontrollü kaos ve vekâlet stratejisini” zedelemektedir. İçinde olduğumuz dönemde Barrack özelinde kristalize olan politik bakış açısı Türkiye’nin son 25 yıllık dönüşümü ve ana yönelimiyle uyumludur. Türkiye yönetici sınıfının kendisine çizdiği yol ve üstlendiği misyon Birinci Savaş sonunda kaybettiklerini “almak” üzerinedir. Bu anlamıyla dönemsel-arizî dengelemeye yönelik politik hamlelerini bir kenara bırakırsak Türkiye bu momentte de Almanya sistemiyle birlikte hareket etmektedir. Türkiye ve Almanya stratejisi Kalkınma Yolu ve Zengezur Koridoru üzerinden IMEC projesini zayıflatmak ve kendi etki alanlarına doğru bükmeye çalışmaktadır. Sistem, özellikle lojistik üstünlük, alt yapı güvenliği, entegrasyon hamleleriyle somut-maddî zeminde çok daha ciddi yol almış durumda. Kafkasya’da Zengezur Koridoru üzerinden Orta Asya ile entegre olacak “Kara Avrupası Koridoru” Türkiye ve Almanya’nın ortak amacı ki bu çabaya bölgede Rusya da katılıyor. Kalkınma Yolu+Zengezur Koridoru+BTK (Bakü-Tiflis-Kars Demiryolu Hattı) ticaret aksını, Azerbaycan, Türkmenistan, İran doğalgazının TAP-TANAP ile güvenli/istikrarlı taşınması ise enerji aksını oluşturuyor. Bu jeopolitik yönelim Türkiye’yi doğalında Almanya/Kara Avrupası sistemine yaklaştırırken, İngiltere-İsrail hattından uzaklaştırmaktadır. Kalkınma Yolu ile Körfez’in Türkiye üzerinden tıpkı Birinci Savaş momentinde Berlin-Bağdat Demiryolu Projesi’nde olduğu gibi Kara Avrupası’na doğrudan açılması anlamına geliyor. Bu çabaların sonuç vermesiyle birlikte İngiltere bölgede izole edilebilir.
Alman sistemi sessiz, derin, çok katmanlı bir yönelim içinde. Özellikle Birinci ve İkinci Savaş momentlerinde yaptığı “hataları” yapmamak konusunda bir çaba sergiliyor. Almanya, İngiltere-Hindistan-İsrail hattının post-Brexit döneminde Doğu Akdeniz, Afrika ve Asya’ya doğru genişleme stratejisini dikkatle takip ediyor. Aynı zamanda Çin’in CPEC (Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru) üzerinden Almanya’nın Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan lojistik projeleriyle çakışıyor ve bu hattın yani Çin’in deniz yolu taşımacılığından bağımsız karasal bağlantıları içeren bir enerji yolu oluşturması Alman sistemi için risk oluşturuyor. Bu denklemde Alman sistemi, ABD ve Türkiye’nin fizikî varlığı ile bu iki ekseni (İngiltere-Hindistan-İsrail ekseni ve Çin) aynı anda zayıflatabilecek bir pozisyon elde etti. Almanya askerî hamlelerden ziyade bütün konsantrasyonunu finansal ortaklıklar, enerji transferi, lojistik alt yapı ve diplomatik yumuşak güç araçlarına yöneltmiş durumda. Örneğin Pakistan’da sivil-askerî kadrolarla yakın temas hâlinde, Pakistan-ABD ile yapılacak enerji yatırımları muhtemelen Almanya’nın kontrol ettiği küresel bankacılık sisteminden geçecek. Bu sistemde Frankfurt-İstanbul finans merkezleri kilit konumda. Bu akışa Türkiye’nin, Pakistan’la askerî, kültürel ve istihbarî bağları itibariyle ABD-Pakistan enerji anlaşmasının ana aktörlerinden biri olabileceğini not düşmek gerekiyor.
Almanya ve Türkiye yıllardan beri sessiz ve derinden AB fonları, özel sektör konsorsiyumları üzerinden CPEC alternatifi olabilecek “Türkistan-Balkanlar-Kara Avrupası” hattını şekillendiriyor. Almanya ve Türkiye arasında lojistik, savunma ve ekonomi merkezli pragmatik yakınlık kendisini sahada cereyan eden pratik işlerde gösteriyor. Görünürde düşük profilli bir yakınlık var ancak arka plânda derin, etkili, kurumsal bir iş birliği modeli inşa edilmiş durumda. Almanya ile Türkiye’nin çıkarlarının örtüştüğü (Zengezur Koridoru, Kalkınma Yolu) “lojistik bloklar”ın Pakistan halkasıyla birleşmesi İran ve Çin’e karşı enerji ve ticarî üstünlük kurulması demek.
Yakın dönemde Almanya-Türkiye-Pakistan hattına karşı İngiltere-Hindistan-İsrail ve bunlara eklemlenen Yunanistan hattı güçleri nispetinde Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Hint Okyanusu gibi alanlarda baskı kurmaya çalışıyor. Bu çekişmede özellikle Kıbrıs jeopolitiği öne çıkıyor. Akdeniz’in ortasında yer aldığı konum Kıbrıs’ı, Avrupa-Ortadoğu-Afrika üçgenine tam anlamıyla hâkim kılıyor. İsrail’in Hayfa Limanı üzerinden gelen enerjiyi Avrupa’ya taşımak söz konusu olduğunda Kıbrıs bir tür sıçrama tahtası hüviyetindedir. TAPLINE 2.0 versiyonları olabilecek projelerde (EastMed, Leviathan, Türkiye Hattı, TANAP’tan Akdeniz’e çıkış plânları) Kıbrıs merkezî bir yer tutuyor. 1940’ların sonunda TAPLINE hattı inşa edilirken Kıbrıs, İngiliz jeopolitiğinde Hindistan yolunun güvenliğini sağladığı, Ortadoğu’yu yönettiği bir karargâhtı; ABD gözünde ise yeni enerji düzenine geçişte kontrol altına alınması gereken bir İngiliz kalıntısıydı. Zaten TAPLINE ve İngiltere’nin Kıbrıs’ta küçülmesi arka arkaya gerçekleşen olaylardı.
1878’de İngiltere gizli bir anlaşmayla adanın Osmanlı toprağı kalması şartıyla valilik eliyle idare yetkisini almış, 1914’te Birinci Savaş ortamında da ilhak etmişti. İngiltere sistemine bağlı Kemalistler, 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nda Kıbrıs üzerindeki tüm haklarından feragat etmişti. İkinci Savaş’ın sonunda, 1947 yılında İngiltere, Hindistan’ı kaybetti ancak Kıbrıs, İngiltere’nin son jeopolitik anahtarı olarak elinde bulunuyordu. İngiltere, Kıbrıs üzerinden Filistin’deki Yahudi göçünün kontrol edilmesi, Mısır’daki askerî üslerin desteklenmesi, Ortadoğu’daki Arap Milliyetçiliğini gözetlemek vb. amaçlar için âdeta merkez üssüne dönüştürüldü. ABD, İngiltere’nin Kıbrıs üzerindeki etkinliğine dengeleme siyaseti uyarınca sessiz kalıyordu ki aslî amacı TAPLINE hattı marifetiyle Almanya endüstriyel kompleksini toparlamak/güçlendirmekti. ABD, Bu realpolitik iklim sebebiyle İngiltere’ye Doğu Akdeniz’de kontrollü bir alan tanımıştı. Bu sınırlı serbestiyet 1956 Kanal Krizi ile son buldu. Bu momentte Kıbrıs, İngiltere-İsrail-Fransa ekseninin işgal-saldırı merkezi hâline gelmişti. Yukarıda detaylandırdığımız üzere; Amerika ve Rusya’nın duruma müdahale etmesiyle İngiltere 6 Kasım 1956’da Mısır’dan çekilmek zorunda kalmıştı ve bu olay Britanya İmparatorluğu’nun bitiş ilânı olmuştu.
TAPLINE 2.0 hattı ile Hürmüz Boğazı’nın jeopolitik kaderi aynı stratejik plânın iki tamamlayıcı ayağı olarak senkronize edilmiştir. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ya da ciddi bir istikrarsızlık sarmalına girmesi durumunda TAPLINE hattının eş zamanlı olarak devreye girmesi hedeflenmektedir. Yani Çin’e enerji akışının kısılması/engellenmesi için Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, Batı’ya ise daha kolay ve düşük maliyetli enerji naklinin sağlanması için TAPLINE 2.0 hattının realize olması plânlanıyor. Jeostratejik evrende İran ile ilgili gelişmelerin büyük çoğunluğu bu denklemle ilgilidir ve bu ana plân üzerinde sahada aktif olan unsurların neredeyse tamamı mutabık durumdadır. İran’ın içinde bulunduğu açmaz oldukça ciddi bir açmazdır zira Hürmüz’ün devre dışı kalması demek doğal gaz ve petrol gelirlerinin yaklaşık %80’ini kaybetmesi demek. Sanayisinin itici gücünü oluşturan bu gelirlerin kaybı İran’ın iktisadî zedelenmesi, özellikle içeride elektrik ve gaz sübvansiyonlarının sürdürülemez hâle gelmesi ve işsizliğin artması ile sonuçlanacaktır. Bunların yanında “Hürmüz’ü kapatma kartı”nın da jeopolitik bir silâh olarak artık işlevsizleşmesi söz konusu olacak.
AB/Almanya enerji politikalarında; kesintisiz ve uzun vadeli tedarik, deniz hatları taşımacılığından ziyade karasal koridorlar ve Orta ve Uzak Asya’ya bağlanabilen lojistik-ekonomik koridorların varlığı önemlidir. Bu nedenle TAPLINE 2.0 hattında Türkiye’nin merkezî konumda olması önceliklidir çünkü Türkiye üzerinden gelen enerji Almanya’nın Doğu Avrupa ve Balkanlar’a uzanan “yeşil dönüşüm” yönelimi için kritik bir destek oluşturur. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak muhtemel bir kapanmada Zengezur+Kalkınma Yolu+TAPLINE 2.0’ın Almanya için Doğu-Batı ekseninde bir kara alternatifi olması plânlanmaktadır. Bu projeksiyonda; Türkiye merkezî bir yer tutar, İsrail ve İran’ın yeri ise sınırlıdır.
İrfan Özgül
2 Ağustos 2025
Görsel: Victo Ngai.
Dipnotlar:
[1] Şu anda okumakta olduğunuz bu çalışma, dünyada gerçekleşen ve gerçekleşmekte olan olayları anlamaya yönelik bir model ortaya koyma iddiasıyla kaleme alınmıştır. Çalışmanın, aynı yazarın önceki eserleriyle mutlak ve “su sızdırmaz” bir iç tutarlılığa sahip olması beklenmemelidir; ancak akış, temel mantık ve teorik hat bakımından tüm çalışmalar bu modelle doğal bir bütünlük oluşturmaktadır. Çalışmada ortaya konulmaya çalışılan işleyiş modeli ve bu modelin ana hatlarını belirlerken ileri sürülen görüşler, kaçınılmaz olarak “kabalaştırma ve indirgeme”ye dayanılarak formüle edilmiştir. Bu noktada, kabalaştırma ve indirgeme kavramlarının teorik sığlıkla karıştırılmaması elzemdir. Bu nedenle, öne sürülen tezler detaylandırılmaya ve geliştirilmeye açıktır.
[2] Çin’in Suudi Arabistan ve İran nezdinde ciddi bir girişimi olmuş, arabulucu rolüyle Ortadoğu’nun iki büyük petrol üreticisi ülkenin yakın geçmişte büyük ölçüde kopan bağlarını diplomasi yoluyla yeniden kurmayı başarmıştı.
[3] Bkz. “Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) Bağlamında Jeopolitik Mücadele”, 18 Eylül 2023, Sosyalizm.
[4] Ankasam raporu.
[5] “Is Germany’s business model in danger?”, 19 Eylül 2023, Bundesbank.
[6] BNN.
[7] Bugün de Türkiye, jeopolitik yönelimlerini toplumsal algı ve bilinç düzeyinde pekiştirmek amacıyla çeşitli sembolik araçlar kullanmaktadır. Bu araçlar arasında en etkili olanlardan biri futboldur. Örneğin, Boşnak kökenli Edin Džeko, Hırvat kaleci Dominik Livaković ve Sırp oyuncu Dušan Tadić’in aynı takımda (Fenerbahçe) yer alması, Türkiye’nin Balkanlar’daki jeopolitik dengeleri gözeten yaklaşımının sembolik bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Bu durum, Sırp-Boşnak hattında olası bir ayrışma veya gerilimi yumuşatma yönünde bütünlük mesajı taşıyabilir. Ayrıca Fenerbahçe’nin Kürt iş insanı kökenli Chbani firmasıyla yaptığı uzun vadeli sponsorluk anlaşması, Türkiye’nin yeni çözüm süreci bağlamında “Türkiyelilik” kimliğini öne çıkarma stratejisinin kültürel düzlemdeki bir ifadesi olarak okunabilir.
[8] Lord Palmerston, “İngiltere’nin dostu yoktur, çıkarları vardır,” sözünün sahibi olarak bilinir.
[9] Joseph Brewda, “Palmerston launches Young Turks to permanently control Middle East”, 1994, Shiller.
[10] İzmir-Selanik-Manastır hattı ilginç bir şekilde Sebatay Sevi hareketinin de ana kaynağını oluşturan bir hattı. Balkanlar’da Osmanlı’nın çözülüşüne neden olan Batıcı-laik-milliyetçi elitlerin teşekkülünde Sebataycı etkiler kuvvetlidir. Burada bahsedilen etki tarihsel süreklilikler bağlamında kimlik dönüşümleri, bürokratik elitlerin evrimi ve bunların sınıfsal konumlarıyla ilgilidir.
[11] Hasan Özbekhan bu rapor sonrası süreçte nüfus azaltımı, kaynak kontrolü gibi etik konularda Roma Kulübü ile ters düşmüş, bunun sonucu dışlanmış ve devamında Kulüpten ayrılmıştır. Meşhur Büyümenin Sınırları isimli raporun Türkçe tercümesi de o dönem Bilgi Üniversitesi eliyle yayımlanmıştır.
[12] Örneğin Türkiye’ye net yansıması 2006-2007 momentinde görülmüştür. Bu süreçte Türkiye’de İngiltere’nin yönetimdeki gücü olan Abdullah Gül ve ekibinin gücü ciddi mânâda sınırlandırılmıştır.
[13] “‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ nedir? Projeye dâhil 65 ülke hangileri?”, 2 Ocak 2018, İktibas.
[14] Yalçın Küçük’ün “Türkiye büyümezse küçülür” şeklindeki ifadesi tam olarak buradaki karar anıyla ilgili olsa gerek.
[15] İç siyasette İngiltere ekseni Türkiye’nin bu pragmatist geçici yönelimini iktidar olmak için bir fırsat gördü ancak sonuç hepimizin bildiği gibi büyük bir başarısızlıkla sonuçlandı.