Geçtiğimiz günlerde Sosyalizm.org’da yayımlanan “Venezuela Üzerinden Yeni Savaş Konsepti” başlıklı yazı, üzerine düşünmeyi gerektiren noktalara parmak basıyor. Emperyalizmin haddinden fazla sıkıştığı, paylaşım savaşının kendisini dayattığı günümüzde, büyük güçler sömürü çarklarını, riskli savaş konsepti yerine, gerçek bir sınanmaya maruz kalmayacakları “polis konsepti” üzerinden çevirmeye çalışıyorlar:
“ABD bu tür operasyonlarla geniş çaplı bir savaşa girmekten, halkla doğrudan karşı karşıya gelmekten ve direniş karşısında yüksek kayıplar vermekten özellikle kaçınmaktadır. Bunun nedeni açıktır: Emperyalist güçlerin tarihi, halk direnişleri karşısında yaşanan yenilgilerle doludur. Bugün amaç, halklara kazanma umudunu vermek değil; aksine savaşın zihinlerdeki algısını dönüştürmektir.”[1]
1960’lardan sonra polisliğin hızla önem kazandığı, ülke sınırları dâhilinde, yeni kent idaresi bağlamında askerî polis pratiklerinin arttığı gerçektir. Ancak polisliğin, paramiliter örgütlenmenin ve savaşların yerini alan, sahibine mutlak bir güç bahşeden yöntemler olduğu yönündeki algı abartılıdır. Uluslararası paylaşım sahasında polis konsepti, ezelî ve ebedî değildir. Bu zihin bozucu algının iki ana kaynağı bulunmaktadır. Birisi emperyalist devletlerdir. Diğeri de teoridir. Teori, zaman zaman kasten, emperyalist odakların uzantısı olarak polis gücünü abartmakta, klasik savaşların yerini polis operasyonlarının aldığını iddia etmektedir. Öte yandan, uzun zamandır genel bir savaş ortamında teori üretmeyen muhalif aydınlar da polis gücünü abartmaya meyletmektedir.
Önce Maduro’nun kaçırılması üzerine yapılan resmî tanımlara bakalım:
Açıklamaların tümünde, polis eylemine, gözaltı işlemi yapıldığına vurgu var; bu vurgu “kararlılık, ordu desteği, gayrimeşru hedef” gibi yan unsurlarla kuvvetlendiriliyor. Kuvvetlendiriliyor çünkü dünya halklarına, düşük maliyetli ve risksiz yollardan boyun eğdirilmek isteniyor. Bu algıyı çoğaltıp yaymak üzere hareket eden basındaki tabirlere örnek olarak Reuters’i alabiliriz:
“Maduro ve eşi Cilia Flores, dramatik bir gece baskınıyla yakalanmalarının ardından Amerika Birleşik Devletleri’nde uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarıyla karşı karşıya.”[5]
Türk basınında, Cüneyt Özdemir gibi çok izlenen kanallarda ve sosyal medyada yayılan, “helikopterden inen görünmez ABD ajanları, bugüne kadar bilinmeyen, kan kusturan gizli silâhlar…” anlatısı da “karşı konulamaz” güç algısını pekiştirmek üzere yayılıyor.
Teoriye gelince, eleştirel tutum ön plâna çıkıyor çıkmasına ancak bu eleştiri, genellikle liberal hukuk teorisinin gerçekte sömürgecilerin tuzağı olan tekerlemelerini tekrar ediyor; uluslararası hukuk kuralları, egemenlik teorisi vb. kavramlarla meseleyi izah etmeye kalkıyor veya siyaset felsefesi bakımından bazı derin analizler ortaya çıkıyor ancak bu analizeler de devletlerin mutlak polis gücüne odaklanıyor; klasik savaşın yerini muğlâk polis operasyonlarının aldığını, gidişatın da bu yönde olduğunu veri olarak alıyor.[6] Neticede hâdiselerin şekillenişinde işçi sınıfının ve halkların varlığını gözetmeyen teori, Hakan Acar’ın yazısında vurgulanan örnekleri görmüyor:
“ABD ve İsrail, Gazze’de, Lübnan’da ve Felluce’de gördüklerinden ötürü doğrudan savaşa girememektedir. Korkmaktadırlar, zira sanılanın aksine güçleri sınırlıdır. Venezuela’da gerçek bir savaş durumu oluşsaydı, ABD’nin birkaç saatlik polis operasyonu olarak sunduğu bu girişimin propagandası yerle bir olabilirdi.”
Savaş-polis teorilerinin halkın ancak pasif bir nesne olarak görülerek inşa edilmesinin ucu Carl Schmitt’e çıkıyor. Schmitt, Almanya’nın Polonya’yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşı’nı başlatmasından kısa süre önce, 1938’de klasik savaşın bittiğini haber eder. Savaş ilânlarının, klasik savaş kurallarının devri bitmiştir ona göre, hatta haklı savaş/haksız savaş ayrımı da ortadan kalkmıştır:
“Doğu Asya, Afrika ve İspanya’daki olayların gösterdiği gibi, artık yalnızca haklı ve haksız savaş arasında değil, genel olarak savaş ile savaş-olmayan arasında dahi ayrım yapılamaz hâle gelinmiştir… İşte tam da bu kriz, yalnızca haklılık ve haksızlık ayrımının değil, savaş kavramının kendisinin de yeniden belirlenmesini zorunlu kılmaktadır.”[7]
Baş hukukçu Schmitt’in fetvasını takiben Almanya, savaş ilânında bulunmaksızın Polonya’ya daldı; savaşa “Polonya Seferi” [Polenfeldzug], savaş plânına Beyaz Plân [Fall Weiss] dendi; gerçekte İkinci Paylaşım Savaşı, söylemde modern operasyonlar çağı böylece başlamış oldu ve 21.yy’da devam etti. Schmitt, savaşın artık sınırlı, istisnai ve sonuç alıcı olmadığını; yaygın, sürekli ve tedbir mahiyetinde bir hâle büründüğünü savunuyordu. İkinci Dünya Savaşı’nı başlattığı gün Hitler, Meclis’te bu söylemi ete kemiğe büründürdü:
“Alman sınırlarından bu belirsizlik unsurunu, yani iç savaşa benzeyen bu bitmek bilmeyen koşullar atmosferini kaldırmaya kararlıyım. Doğu sınırında, diğer sınırlarımızdaki gibi barışı tesis edilmesini sağlayacağım. Bu doğrultuda, Reichstag’da dünyanın geri kalanına zaten duyurmuş olduğum tekliflerle çelişmeyecek gerekli önlemleri alacağım; yani kadınlara ve çocuklara karşı savaşmayacağım. Hava kuvvetlerime kendilerini askerî hedeflerle sınırlamaları talimatını verdim. Ancak düşman, bunun kendisine diğer yöntemlerle savaşmak için açık çek verdiğini sanırsa, kulağını ve gözünü elinden alacak bir cevap alacaktır. Bu gece ilk kez Polonya düzenli askerleri bizim topraklarımıza ateş açtı. Sabah saat 05:45’ten beri ateşe karşılık veriyoruz ve bundan sonra bombalara bombalarla karşılık verilecektir.”[8]
Almanya savaş istemiyor ve savaşmıyordu da sadece önlem alıyor, sınır güvenliğini düzenliyor, şiddete karşı şiddetle karşılık veriyordu, o kadar. Bu çakallığı biz geçtiğimiz günlerde Venezuela’da gördük. Şimdi İran ablukasında görüyoruz. Emperyalistlerin savaşmadan, kolay yoldan el koymak istedikleri şüphesiz. Almaya resmiyette savaşı başlatmadı, ilk savaş ilânları 3 Eylül 1939’da İngiltere ve Fransa’dan geldi; Almanya ancak 1941’de savaş ilân etti. Sonra emperyalistlerin tümü, savaş demeden savaşmanın faydalarını öğrendiler ve gözlerine kestirdikleri yerlerde uyguladılar.
Toparlayacak olursak, 70’lerden bu yana paramiliter-askerî polisin geliştiği, bununla beraber savaş teknolojisinin inceldiği, havadan müdahalelerin giderek önem kazandığı doğrudur. Fakat bu tekniklerin uluslararası sahayı kapladığını, yani savaşın doğasının büsbütün değiştiğini savunmak ya akademik saflıktır ya da siyasî/akademik hinliktir. Bugün dünya pazarlarını kapmak veya pazara kapalı bölgeleri açmak üzere hareket eden emperyalist müdahalecilik; “operasyon, güvenlik, tedbir, ceza, uyuşturucuyla mücadele…” adları atına gizlenmiştir ve fakat bu teknikler savaşın yerini almamıştır, alamazlar da zira işçi sınıfı ve halklar vardır.
Kaldı ki 16.yy’da İspanya, Amerika kıtasını yağmalamaya başladığından bu yana “serbest ticaret hakkı için yerlilerle savaş”, sömürgeciler tarafından meşru ve hukukî görülmektedir. Teoriye göre, yerliler de insandır, ticarete ve mübadeleye katılabilirler ancak ticaret, seyahat ve mülkiyet gibi doğal haklara saldırırlarsa, savaşla karşılık görürler; Maduro’nun kaçırılmasından bu yana üzerine ağıt yakılan uluslararası hukukun özü budur. O hukuktan halkların payına bir şey düşmez. Bugün yerlilere karşı savaş söylemi, yerini polis operasyonlarına bırakmıştır. Bu söylem değişimi, sömürü tekniğinin gelişmesiyle de ilgilidir.
Maduro’nun kaçırılması, ABD’nin paramiliter polis tekniği çok yüce ve karşı konulamaz olduğu için mümkün olmamıştır. Maduro, halk iktidarı kurulamadığından, ülke kaynakları ABD’den kurtarılıp Çin’e yarayan bir başka sömürü çarkına takıldığından ve başka pek çok tarihsel-yapısal sebepten ötürü, bu etmenlerin imkân verdiği ihanet komplosuyla ABD’ye teslim edilebilmiştir. Teknik mânâda, Almanya’nın başlangıç noktası olarak zayıf Polonya’yı seçmesi gibidir Venezuela’nın durumu. Polonya’nın direnişi bir ayda bitmiş, 1939 Ekim’ine gelindiğinde devlet çökmüştür bile.
“Operasyonlar, güvenlik tedbirleri, ceza davaları için yapılan gözaltılar, uyuşturucuyla mücadele, terörle mücadele” ve benzerleri, bu teknikler işçi sınıfı ve mazlum halklar ayağa kalktığında geri basar; şartları varsa sahne savaşa kalır. Kendi bütünlüğü tartışmalı olan ABD, girdiği hiçbir savaştan galip çıkmamıştır; çıkmayacaktır da. Teori ve pratikte, işçi sınıfı ve halkları görmeyen gözlerin hükümlerine itibar edilmemelidir. Teori, işçi sınıfı ve mazlum halklar merkeze alınarak inşa edilmelidir.
Onur Şahinkaya
27 Ocak 2025
Fotoğraf: ABD Genelkurmay Başkanı General Dan Caine, 3 Ocak 2026’da, Florida’da Trump’ın Mar-a-Lago kulübünde, ABD’nin Venezuela müdahalesi hakkındaki basın toplantısında konuşuyor.
Dipnotlar:
[1] Hakan Acar, “Venezuela Üzerinden Yeni Savaş Konsepti”, 18 Ocak 2026, Sosyalizm.
[2] David Smith, “US foes and allies denounce Trump’s ‘crime of aggression’ in Venezuela at UN meeting”, 5 Ocak 2026, The Guardian.
[3] “Trump Announces U.S. Military’s Capture of Maduro”, 3 Ocak 2026, War.
[4] Luis Martinez, “‘What he ate’: Inside the meticulously planned operation to capture Maduro”, 4 Ocak 2026, ABC News.
[5] Jan Wolfe, “Maduro at troubled Brooklyn jail that once held Ghislaine Maxwell”, 5 Ocak 2026, Reuters.
[6] Şu iki güncel yazı örnek olarak gösterilebilir: Rüştü Demirkaya, “The Instrumentalisation of Law and Transnational Force: The Maduro Case”, 5 Ocak 2026, Mojust; Fred Gao, “How Chinese Scholars See the U.S. Lawfare Against Venezuela”, 5 Ocak 2026, Substack.
[7] Carl Schmitt, Die Wendung zum diskriminierenden Kriegsbegriff [Ayrımcı Savaş Kavramına Yöneliş], Duncker & Humblot, 1938, Berlin, s. 8 vd.
[8] Reich Şansölyesi Adolf Hitler’in Reichstag’da yaptığı konuşma, 1 Eylül 1939.