3 Ocak 2026 tarihinde ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu yatağından alarak kaçırması, klasik anlamda bir askerî işgal ya da savaş doktriniyle açıklanamaz. Bu eylem, geniş ölçekli bir savaşın değil; noktasal, sınırlı ve polis operasyonu niteliğinde bir müdahalenin örneğidir. Oluşturulan algı ile operasyonun gerçek niteliği birbiriyle örtüşmemektedir. Büyük bir askerî güç ve savaş kapasitesi göstergesi olarak sunulan bu girişim, gerçekte başka bir savaş tarzının: düşük maliyetli, zayiatı sınırlı ve toplumsal direnişle doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınan bir yöntemin test edilmesidir.
ABD bu tür operasyonlarla geniş çaplı bir savaşa girmekten, halkla doğrudan karşı karşıya gelmekten ve direniş karşısında yüksek kayıplar vermekten özellikle kaçınmaktadır. Bunun nedeni açıktır: Emperyalist güçlerin tarihi, halk direnişleri karşısında yaşanan yenilgilerle doludur. Bugün amaç, halklara kazanma umudunu umut vermek değil; aksine savaşın zihinlerdeki algısını dönüştürmektir. Gelişen teknoloji ve istihbarat ağları sayesinde yapılan noktasal operasyonlar, kitlelerin iradesini kırmayı ya da zayıflatmayı hedeflemekte; bu nedenle de bu tür müdahalelerin giderek artacağı anlaşılmaktadır. Maduro’nun kaçırılması da, esasen halk iradesini hedef alan emperyal bir saldırıdır.
Bir ülkenin başkanını kaçırmak elbette bir güç gösterisidir. Operasyon yapabilme kapasitesi, drone ya da füze saldırıları gibi araçlarla çeşitlendirilebilir. Bunlar emperyalist savaşın teknik kapasitesini ortaya koymaktadır. Ancak dünya pratiği göstermiştir ki, bu operasyonlar birçok durumda hedeflenen sonucu doğurmamakta ve doğurmayacaktır da. Bu tür güç gösterilerinin gerçek etkisi, halk nezdindeki karşılığıyla sınırlıdır.
Filistin halkının direnişinde bu durum açıkça görülmüştür. Birçok lider kadro noktasal operasyonlarla katledilmesine rağmen mücadele sona ermemiştir. HAMAS lideri İsmail Haniye’nin İran’da katledilmesi direnişi bitirmemiştir. İşgalciler, kendi liderleri sirenler çaldığında sığınaklara kaçarken, Yahya Sinvar’ın ölüm ânını halka izletmek istemiştir. Halkı yıldırmak amacıyla dolaşıma sokulan bu görüntüler, tersine, son nefesinde bile emperyalizme karşı direnen bir figürün tüm halkta yeniden umudun filizlenmesine neden olmuştur.
Benzer biçimde Hizbullah lideri Nasrallah’ın katledilmesi ya da Hizbullah militanlarına karşı gerçekleştirilen telsiz patlatma operasyonları ciddi askerî eylemler olsa da sahadaki karşılığı sınırlı kalmıştır. İsrail’in kara harekâtı yapmaktan kaçınması, 2006 yılında Hizbullah karşısında aldığı yenilginin tekrarını yaşamaktan korktuğunun göstergesidir. Nitekim 2006’da İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırısında, kara operasyonunda Hizbullah direnişi karşısında bozguna uğraması İsrail’i anlaşma yapmaya zorlamıştır.
ABD’nin Irak işgali sırasında Felluce direnişi de benzer bir örnektir; yüzlerce asker kaybı verilmiş, kentin ele geçirilmesi ancak ağır ve yasaklı silâhların kullanılmasıyla mümkün olabilmiştir. Vietnam Sendromu’nun ardından “Felluce Sendromu” da ortaya çıkmıştır.
13 Haziran 2025’te Siyonist İsrail rejimi İran’da askerleri, siyasetçileri ve bilim insanlarını da hedef alan suikastlar gerçekleştirmiştir. Netanyahu bu operasyonların ardından İran halkının rejime karşı ayaklanacağını varsayarak, “Biz hedefimize ulaşırken sizin de özgürlüğünüze kavuşmanızın yolunu açıyoruz,” diyerek halka çağrıda bulunmuştur.[1] Ancak sonuç tam tersi olmuştur. İran halkı rejimin etrafında birleşmiş ve 12 gün içinde İsrail’i geri adım atmaya zorlamıştır. “Girilmez” denilen Tel Aviv’de işgalciler sığınaklara çekilmiş; küçümsenen füzelerle İsrail yenilgiye uğratılmıştır.
Tam da bu nedenle ABD ve İsrail, Gazze’de, Lübnan’da ve Felluce’de gördüklerinden ötürü doğrudan savaşa girememektedir. Korkmaktadırlar, zira sanılanın aksine güçleri sınırlıdır. Venezuela’da gerçek bir savaş durumu oluşsaydı, ABD’nin birkaç saatlik polis operasyonu olarak sunduğu bu girişimin propagandası yerlebir olabilirdi. Maduro’nun halk desteği olmadığını iddia eden liberal çevreler muhalefetin iktidara geleceğini beklemiştir. Ancak operasyonu yürüten Trump dahi muhalefetin halk desteğinin olmadığını itiraf etmek zorunda kalmıştır.
Sonuç olarak, ABD topyekûn bir işgale girişseydi eğer karşılarında vatanını savunacak bir halkı bulacaktı ve emperyalizm, savaşın nihai karar vericisinin halkın iradesi olduğunu bildiğinden dolayı bundan kaçındı.
Hakan Acar
18 Ocak 2026
Dipnot:
[1]: “Netanyahu İran halkına seslendi: Ayaklanın”, 13 Haziran 2025, Artı Gerçek.