Kapitalist üretim biçiminde popüler kültür ürünleri, “kültür endüstrisinin” çıktıları olarak piyasaya sürülürler. Hem tüketiminin artırılması ve “gösterge değeri üretimi” amacıyla hem de kitlelere dönük ideolojik bir güdümleme faaliyeti amacıyla, bu ürünlerin reklâmı, pazarlaması yapılır. Dan Brown isimli bir yazarın adıyla yayımlanan popüler roman serisi, edebî değeri düşük olmakla birlikte, bu özellikleri nedeniyle bu yazının konusunu oluşturmaktadır.
Dan Brown adıyla yayımlanan “bestseller” kitapların konu edinilmesi ve yazının başlığında son yayımlanan romanın isminin [The Secret of Secrets (Sırların Sırrı)] kullanılması ilk bakışta yadırganabilir. Ancak adı geçen yazarın adına çıkarılan ve piyasaya sürülen, sinema filmleri çekilen bu kitaplarda küresel egemenlik sisteminin kimi yönelimleri, tekelci sistemin yapmak istediği yönlendirmeler, kitleleri ve zihinleri alıştırma/rıza üretimi süreçleri; polisiye bir gerilim içerisinde, sembol bilimci bir karakterin (Robert Langdon) verdiği yer yer ilgi çekici bilgiler eşliğinde popüler bir ilgi pazarı yaratılarak geniş kitlelere sunulmaktadır. Bu yazıda da yazarın adına yayımlanan son kitaptan yola çıkılarak egemenlik sisteminin verdiği bazı mesajlar ele alınmaya çalışılacaktır.
Bu tip bir çabanın gerekçesi, yazarın adıyla yayımlanan önceki kitapların, özellikle de son iki kitabının içeriğidir. Bu kitaplar bazı önemli ve güncel konuları işlemiş ve belirli ideolojik formatlar içerisinde birtakım gelişmeler önden duyurulmuştur. Adı geçen yazarın 2013 yılında yayımlanan sondan üçüncü kitabı Inferno [Cehennem]; Dante ezoterizmi, transhümanizm (Bu kelimenin ilk defa İlahî Komedya’da “transumanar” şeklinde kullanıldığı iddia edilir), veba anlatısı ve Floransa-İstanbul dekoru eşliğinde, tekelci kapitalizmin yoksullara düşman, saldırgan, Neo-Malthusçu “gereksiz fazla nüfus/hızla azalan kaynaklar” ideolojisini, dünya nüfusunun “insanlığın ortak iyiliği için azaltılması” gerekliliği teması üzerinden işlemiş ve Kovid-19 pandemi komplosu öncesinde olası bir küresel pandemiye, kitlesel aşılamaya ve Dünya Sağlık Örgütü’ne duyulması istenen güvene hazırlık vasıtası işlevi görmüştür.
Kitapta, İstanbul’dan dünyaya yayılan virüs, infertiliteye neden olarak nüfus artışı sorununa çözüm(!) getiren ve “DNA modifikasyonuna” yol açan, “ölümcül olmayan” bir virüstür. Sondan ikinci kitap olan ve 2017 yılında yayımlanan The Origin [Başlangıç] ise süper yapay zekâ (“artifical general intelligence”) ve süper kuantum bilgisayarlar eşliğinde (Bu defa arka plânda William Blake ve Barselona şehri bulunuyor) yaşamın kökeninin çözümleneceği, dinlerin tasfiye edilerek yerini bilim çağının alacağı bir pozitivist anlatı içerir. Yaşamın “bilimsel kökenlerinin” aydınlatılması ve “bilimin iktidarı”, kendi başına, insanlığa mutluluk getirecek olumlu bir gelişme olarak anlatılır ama bilimsel kurumların, bilim insanlarının ve bilimsel pratiklerin, tekelci düzende egemenlik sistemi ile olan bağlarının üstü örtülür. Oysa pozitivist olgusallığın hâkimiyetinin değer sorununu gözden düşürmesi, işlevsellik mantığının ön plâna geçişi, etik ve değerler alanının varlık ve bilgi alanları ile bağlarının işlevsiz görülerek koparılması, etik-politik bir varoluş tarzını giderek imkânsız hâle getirmekte ve bu süreç “neo-nihilist” tepkilere yol açmaktadır. Bu kitapta da transhümanist yaklaşımlar ve tekillik (singularity) düşüncesi, insanlığın genel refahını ve iyiliğini artıracak ütopyacı bir perspektif olarak sunulur. Kitabın kahramanı fütürist bir bilgisayar bilimcidir ve kitap elbette bu tarz bir teknolojist fütürizmin, Filippo Marinetti’nin 1909 tarihli manifestosu ve devamında yaşandığı üzere, faşist-ırkçı-öjenist iktidar pratikleri ile bağlantısını ele almaz. İnsan, çıplak hayata indirgenmekte, egemenlik sistemi onu bir biyolojik-mekanik-dijital varlık olarak ele almaktadır. Bu yaklaşımın benzeri, Klaus Schwab, Yuval Noah Harari gibi isimlerin yazı ve konuşmalarında “fiziksel, dijital ve biyolojik olanın kesişim noktasında insanın yeniden tanımlanması” şeklinde karşımıza çıkar.
The Secret of Secrets [Sırların Sırrı] ise yazarın adıyla yayımlanan –şimdilik– son kitaptır. Bu kitapta, “noetik bilimci” bir karakter kullanılarak, süper yapay zekâ sorununun bir anlamda aşıldığı mesajı verilmektedir. Artık ön plâna insan beyni ve insan bilinci geçmektedir. Kitapta, “Dünyanın gelecekteki savaş alanı insan bilinci olacak,” ifadesi kullanılmaktadır. “Gelecek, insandan makineye arayüzlerinde” denilerek biyolojik-sentetik füzyon yaklaşımının esas alınacağı işaret edilmektedir. Bu kısım zaten insan beyninin, yeni egemenlik mücadelesinin sahası olması yaklaşımı ile uyumludur. Bilinç, fenomenal bilinç, David Chalmers’ın deyimiyle “zor problem” olarak ortada durmaktadır ve kitap bu soruna tekil insan beyinlerinin sadece bir tür sinyal alıcı gibi işlev gördüğü ve bağlantı kurduğu genel bir ortak ağın, evrensel-kozmik bilincin varlığı (yerleşik olmayan bilinç teorisi) ile çözüm bulmaktadır. Yapay zekânın sınırlı kalmaya başladığı yerde artık evrimsel sürecin sonucunda oluşan biyolojik yapılara el atılmakta, sentetik-biyolojik zekâ simbiyozu güncel konu hâline gelmektedir. Son zamanlarda yapay zekâ ve özellikle büyük dil modelleri hakkında eleştirel dozu giderek artan makalelerin ve çalışmaların artması ve bunların yaygın olarak sosyal medya mecralarında paylaşılması da sürecin biyolojik yapılarla devam ettirilmek istendiğini düşündürmektedir. Nitekim yakın zamanda duyurulan beyin “connectome/bağlantısallık” ağının kopyalanıp dijital ortama aktarılması çalışmaları veya petri kabında yetiştirilen organik nöron kümelerini oyun simülasyonları üzerinden eğitme çalışması, kitapta da birebir olmasa da sözü edilen yeni yaklaşımlar arasındadır. Sözü edilen bir başka yaklaşım ise yapay biyolojik nöron üretimi, daha doğrusu, “yetiştirilmesidir.” Bu noktada, yapay nöron çalışmalarının, insan zihninin makine benzeri ele alınması yaklaşımının öncülerinden Pitts ve McCulloch’a atıf yapılmaktadır. Anlaşılan o ki standart yapay zekâ yaklaşımı yerine, insan beyinlerinin organik ve sentetik yapılarla kombinasyonu sonucunda nöral ağ yapılanmasının kontrol edilmesi ve bu kontrolün çeşitli simülasyonlarla, beynin nöroplastisitesi kullanılarak yönlendirilmesi amaçlanmaktadır. Kitapta öne sürülen bir teze göre, ortak bilinç ağında belirlenen seçimler bireysel beyinler tarafından alımlanmaktadır. Bunun ne kadar bilimsel olup olmadığını tartışmak bu yazının konusu değildir elbette ama bu tezin ideolojik bir yanı olduğu kesindir. Burada anlatılan ve amaçlanan şey insan zihinlerinin daha “az pürüzlü” bir kontrolüdür ve model olarak da giderek küçülen parçaların bütünü tekrar ettiği ve aynı örüntüyü izlediği fraktal geometri modeli örnek gösterilmektedir. Bu model, insan zihninin işleyişi bağlamında hiçbir deviasyona izin verilmeyecek bir bütünlük içinde tasarlanmaktadır. Oysa bilim ve devrim, deviasyonda yatar ve deviasyonların silindiği bir dünya kontrolün tekelci düzen tarafından ileri düzeye çıkarılmasının istenildiği bir dünyadır.
Kitaptaki ilginç bir yaklaşım, ölüm sonrasında bireysel bilincin ortak bilinç ağına katıldığı ve bu nedenle mutlak bir kayıptan söz edilemeyeceği yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, ölüm sonrası kayıp ve bilinmezliğin ortaya çıkardığı korkunun giderilmesini sağlayacaktır kitaba göre. Ölüm korkusunun hem geleneksel dinlerin hem de kibir ve bencilliğin kaynağı olduğu iddiası, okuyucuları, bu korkunun giderilmesinin hem insanlığın geneli için daha iyi bir dünya meydana getireceği hem de dinlere bir bakıma gerek kalmayacağı düşüncesine ulaştırmak istemektedir bir yönüyle. O hâlde, bir önceki kitapta yaşamın kökenlerinin bilimsel olarak çözümlenmesinin dinleri ortadan kaldıracağı yönündeki iddiaya bu kitapta ölüm korkusunun ortak bilinç ağı düşüncesi vasıtası ile ortadan kaldırılmasının da aynı işe yarayacağı düşüncesi eklenmektedir. Bu yaklaşımın da aslında bir tür din gibi işleyeceği düşünülebilir. Palantir’in “Teknolojik Cumhuriyet” manifestosunda “Dinî inançlara yönelik hoşgörüsüzlüğe karşı olunmalıdır,” ifadesi bu tarz bir yeni dinselliği imliyor olabilir. Bu yaklaşımın tekelci sistemin yeni bir egemenlik ideolojisi arayışı olarak geleneksel dinlerden farklı olduğu açıktır. Örneğin, İslam’da “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar,” hâdisi ile örneklenebilecek bir birikim ve tecrübe vardır zaten bu konuda. Yeni yaklaşımda ise amaç, binlerce yılda oluşan toplumsallığın yerine, beyindeki nöral ağları ve farklı beyinlerin, farklı canlıların birbirleriyle olan ortak ağı varsayımını yeni bir paradigma olarak temel alan “bağlantısallık” yaklaşımını geçirmektir. Burada toplum yerine ağ, karşılıklı somut dayanışma ilişkileri veya gerçek eşitsiz ilişkiler yerine bedensiz saf zihinselliklerin eş düzlemli karşılaşması vardır. Oysa Merleau-Ponty, yıllar önce, saf zihinlerden oluşan bir topluluk olmadığımızı, bununla övünmek yerine, gerçek toplumsal ilişkiye, efendi-köle ilişkilerine odaklanmak gerektiğini yazmıştı. Bağlantısallık; derin ekoloji ile olan yakınlığı, sözde “türcülük” eleştirisi, insanın ontolojik açıdan diğer varoluş kipleri ile eşitlenmesi ve bu eşitlemenin doğrudan politik-sosyal-semantik alana tercümesi (bir tür öznesizlik hâli) ile toplumsal eşitsizliklerin ve sınıf mücadelesinin perdelenmesinin bir aracı olarak ön plâna çıkarılmaktadır. Nasıl ki mekanik bilimi ve buna dayalı mekanistik felsefe Hobbes çağında egemenliğin paradigmatik modeli oldu ise günümüzde de dijital ağa dayalı egemenlik biçiminin algoritmik iktidarı ve makine zekâsının sermaye birikim sürecinde ön plâna geçmesi; insanın ontolojik konumunun aşındırılacağı, sibernetik modele göre insan, diğer canlılar ve makineler arası farkların silineceği yeni bir paradigmatik modeli dayatmaktadır. Bağlantısallık çerçevesinde Spinoza’ya artan ilgi de bu bağlamda anlam kazanmakta, onun söylediklerinin demokratik içeriğinin içi boşaltılarak ve kartezyenizm dışı tutumu deforme edilerek diyalektik karşıtı algoritmik bir tümdengelimci yapının ideolojik/entelektüel reklâm yüzü hâline getirilmektedir. Sürecin düşünsel yönünde Hegel’e, diyalektiğin devrimci potansiyeli nedeniyle yine “ölü köpek muamelesi” yapılmakta, bununla beraber Spinoza’nın da modern felsefe açısından aykırı olan yönleri zararsız hâle getirilmektedir. Amaç, yeni egemenlik düzeninin paradigmasını bir “barış ve uyum felsefesi” gibi benimsetmek, dünyadaki kötülüklerin suçunu “türcülük” yapan “insan türüne” yüklemek, burjuvazinin tarih üstü, sınıf dışı, ideolojik “insan” söylemi inşasını, yeni dönemde ortak zihinsel ve yaşamsal bağlantılar zemininde yeniden üretmektir.
Palantir'in manifestosunun 12. maddesinde atom çağının sona erdiği ve yapay zekâya dayalı yeni bir caydırıcılık çağının başladığı belirtilmişti. Bu görüş esasen yeni değildir ve John von Neumann tarafından Manhattan Projesi sonrasında benzeri dile getirilmiştir. Von Neumann insan zihninin otomatlaştırılması projelerinde Alan Turing’den daha etkin bir isimdir. Tescilli bir anti komünist olan von Neumann, atom bombası projesinin ardından hız kesmeden yapay zekâ projelerinin içerisinde yer almıştır. 1946 sonrası yapılan Macy Konferansları ve Hixon Sempozyumu insan zihninin bir makine olarak ele alınmasının kilometre taşlarıdır. Burada önemli olan şey, yapay zekâ projelerinin insan beyin araştırma projeleri ile birbirlerini tamamlayan yönüdür. Kitap da bu bağlamda tekelci sistemin egemenleri tarafından sürdürülen beyin ve bilinç araştırmalarının küresel egemenliğin devamı, diğer rakiplerin sindirilmesi ve geniş toplumların daha sıkı kontrol altına alınması bakımından Manhattan Projesi ile devamlılık içerisinde olduğunu vurgulamaktadır.
Kitaptaki olaylar Prag’da geçer ve bu şehrin tarihinde yer bulan, Yahudi mitolojisinin Kabalistik karakteri Golem, kitapta bir kurtarıcı figür olarak sunulur. Burada da ince bir ideolojik manipülasyon göze çarpar, zira sibernetik yaklaşımın kurucularından Norbert Wiener, 1964 yılında yazdığı God and Golem kitabında makine zekâsını geliştirmeye dönük çalışmaların Tanrısal kibre sahip insanlar tarafından yürütülmesi durumunda yapay zekâ ve bilgisayarların kontrolden çıkıp tıpkı Golem gibi kendi üreticisine, insanlığa zarar verme riski olduğundan bahseder. İsrail’in ilk büyük ölçekli bilgisayarlarından biri için Golem isim olarak seçilmiştir. Bugün de İsrail bağlantılı anlatılarda Golem bir tür yapay zekâ metaforu olarak kabul edilmekte ve İsrail hâkimiyetinin sembolü olarak görülmektedir. Kitabın, tarihsel ve ideolojik olarak, bu şekilde yüklü bir tarihî-mitolojik figürü bu yüklerden soyutlayarak anlatması kasıtlı bir ideolojik tutum olarak dikkat çekicidir.
Yazılanlardan bir sonuç çıkarmak gerekirse, Dan Brown adına yayımlanan önceki kitaplarda olduğu gibi son kitapta da bir ideolojik yönlendirme, alıştırma ve deklarasyon çabası göze çarpmaktadır. Organik-sentetik zekâ kombinasyonu ve bağlantısallık yaklaşımı, tekelci düzenin güncel araştırma, ideolojik yönlendirme konularıdır ve bu konuların ekonomi politik süreçlerle bağının kurularak araştırılması egemenlik sisteminin gidişatını daha iyi anlamayı sağlayacağı gibi, bu sürecin hedefinde yer alan geniş insan kitlelerinin direniş imkânlarını da ortaya çıkarmaya yardımcı olacaktır.
Umut Doğan
3 Mayıs 2026