Loading...

Neo-Stoacılık: Yeni Köleciliğin Apolitik Felsefesi


Felsefî bir akım niye güncel hâle gelir? Son 10-15 yılda Stoacılığa yönelik ilgi belirgin biçimde arttı. Stoacı İmparator Marcus Aurelius’un kitabı artık daha çok satılıyor, Stoacılık üzerine kitaplar giderek daha çok yayımlanıyor, internet ve sosyal medyada Stoacılık ile ilgili içerikler hızla çoğalıyor. Roma’da köleci üretim biçiminin gerileme dönemine ait bir felsefî sistemin güncellenmiş biçimi –ismi konulsun ya da konulmasın– günümüzde, özellikle gençler arasında niye bu kadar ilgi görüyor? Bu tür fikirler, somut toplumsal gerçekliğin ürünü olup, içinde yaşanılan çağın –farklı sınıflar tarafından hissedilen– ihtiyaçları ve egemen sınıfın politikaları doğrultusunda ortaya çıkar. Alman İdealizmi’nden ödünç alınarak söylenirse “zamanın ruhu”nun tezahürlerinden biridir bu. Anlaşılan, Roma hukukunun her devirde kapitalizme gerekli zemini sağlaması gibi, Roma çağının düşünsel akımları da kapitalizme ihtiyaç duyduğu malzemeyi sağlayabiliyor.

Stoacılık klasik anlamıyla bir tür içe dönüş felsefesidir. Tek başına felsefî bir düşünüş tarzı değil, aynı zamanda bir tür yaşam pratiğidir de. Kökleri M.Ö. 3.yy’a, Kıbrıslı Zenon’a kadar uzanır ancak asıl yükselişi Roma’nın parlak görünen ama içten içe çürümeye, yozlaşmaya başladığı geç cumhuriyet ve erken İmparatorluk dönemine denk düşer. Helenistik dönemin ürünüdür, bu nedenle bir tür “kozmopolitanizm” tonu taşır. İmparatorluk ve kölecilik döneminin felsefesidir bir bakıma. Marcus Aurelius gibi bir imparatoru, Genç Cato ve Seneca gibi üst sınıf mensuplarını ve Epiktetos gibi bir köleyi içermesi, Stoacılığın sınıfları “dik kesen” özelliğinden dolayıdır. Bireye dayalı bir felsefedir bu, bireyin içsel kurtuluşu ve içsel özgürlüğüne dayalı bir eylemsiz geri çekiliş felsefesi. Klasik olanında bir kozmik ilke, Logos’a dayalı bir tür eşitleyici metafizik vardır arka plânda. Sınıfları dik kesen özelliği bu biçimsel eşitlik ile uyumluluk gösterir. Özgür insan ve kölenin, üst ve alt sınıftan insanların biçimsel eşitliği gerçek bir toplumsal eşitlik demek değildir. Bu noktada Stoacılığın biçimsel eşitlik vurgusu burjuva hukukunun biçimsel eşitlik yaklaşımına benzetilebilir. Pavlus tarafından kurumsallaştırılan ve kuramsallaştırılan Hıristiyanlığın bileşenlerinden biri olduğu da bilinir.

Stoacılara göre yazgıdan kaçınılamaz, insan zorunluluklara tâbidir. Bu yönüyle Stoacılık doğru bir noktaya temas ediyor gibi görünür; gerçekten de insan özgürlüğünü, aklını, iradesini fazla abartmak uygun değildir. Zorunlulukların, kendini aşan güçlerin, kontrolünde olmayan olayların bilincinde olunması insanları daha güçlü kılabilir bazı durumlarda. Ama diyalektik bir bakış, Stoacılığın yazgıya dönük abartılı vurgusunun bir tür politik eylemsizlik doğurduğunu da fark edecektir. Nitekim Stoacılık siyasetin önemsizliği tezini içerir. Bir başka vurgu ise duyguların kontrolüne dönüktür. İnsanın kendisini aşırı isteklerden, aşırı tutkulardan kurtarabilmesi, kişisel disiplin ve ahlâkî sağlamlık önemli bir mertebedir, ancak diyalektik burada da devreye girer. Stoacılık bir anlamda pathos’un zayıflatılması demektir; bir duygusuzluk ve apati hâli karşımıza çıkar ve pathos’un bu zayıflığı politik eylemsizlik ve geri çekiliş hâlini besleyen bir kaynağa dönüşebilir. Mutluluk ve dinginlik salt içsel bir sorun olarak görüldüğünde en eşitsizlikçi yapılar ve en baskıcı sistemler bile kabul edilebilir ve meşru görülebilir. İmparatorluk Roma’sında köleci üretim tarzının krize girmesi ve devrimci bir dönüşüm yaşanmaması, beraberinde uzun süreli bir gerileme ve çürüme dönemi getirir. Bu çürüme döneminde Stoa düşüncesi bir tür kişisel savunma mekanizması arayışı gibidir ancak diğer taraftan Kojin Karatani klasik Stoacıların temelde apolitik olduklarını ve kayıtsızlık içinde yaşamayı hedefleyen bir bireycilik felsefesi geliştirdiklerini söyler.

Günümüzde durum nedir? Sistemin yozlaştırıcı etkileri işçi sınıfını ve özellikle bu sınıftan genç bireyleri eylemsiz geri çekilişe itiyor. Bu birey, trajik birey değil, tekeliyetin karikatürleştirilen bireyidir bir bakıma. Kendisinin ve içinde yaşadığı dünyanın koşullarını değiştirmeye, daha iyiye yöneltmeye çalışan ve olumsuzluklara rağmen mücadele eden trajik bireyden farklı olarak, karikatürleşen birey kötü ve olumsuz koşulların yoğunlaştığı bir çağda belli bir özdenetim ve savunma amacıyla içine kapanıyor, geri çekiliyor. Bu anlamıyla Stoacı tutumun saf bir olumsuzluk hâli olmadığını ve her koşulda bilinçli bir şekilde gelişmediğini belirtmek gerekir. Ancak tekelci sistemin ideolojik ve maddî üretim pratiklerinin bize dışsal olan şartları büyük oranda belirleyebildiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Neoliberalizmin krize girmesi, tüketimciliğin bizzat tekelci sermaye eliyle azaltılmak istenmesi, savaşa dönük politikaların yükselişi, “derin ekoloji” ve “sıfır karbon” yaklaşımının ve yapay zekânın öne çıkması, bu yeni durumlara uygun felsefî-ideolojik pozisyonların tekelci sistemin ideolojik aygıtları tarafından öne çıkarılmasını, güncellenmesini de beraberinde getiriyor. 2008 yılındaki büyük krizden ve bilhassa pandemiden sonra sürecin yoğunlaştığı söylenebilir. Artan sosyal medya kullanımı ile de örtüşüyor bu süreç; hâlihazırda artan bir atomizasyon ve apati hâlinin üzerinde kolayca yükseliyor. Ethos kaybı neo-nihilizm ile birlikte yaşanıyor; neo-Stoacılık ise kendini disipline eden yeni tür bireylerin kapitalizmin yeni koşullarına, yeni köleciliğe adapte olma/adapte edilme sürecinde görünür hâle geliyor. Sistemin getirdiği ve dayattığı olumsuz koşulların değişmeyeceğine, değiştirilemeyeceğine ve giderek daha da olumsuzlaşacağına inanılan bir dönemde güçleniyor bu akımlar.

Günümüzün neo-Stoacılığında klasik formun “bilgeliği” yoktur. Çünkü kapitalist piyasa mantığı ve neoliberalizmin performatif öznelik hâli zihinlere iyice infiltre olmuş hâldedir. Yine de klasik forma ait bu “bilgelik” vurgusu fazla abartılmamalıdır; ne de olsa Stoacı filozoflardan Seneca, İmparator Neron’a eğiticilik yaparken bir yandan da tefecilik ile servet edinen bir tarihsel figürdür. Burada nihilizm ve neo-nihilizm arası ilişkiye kısmen benzeyen bir ilişki vardır. Nasıl ki nihilizmin metafizik kategorilerinin, hakikat iddialarının anlamını sorgulayan bir semptom oluşunun yarattığı kısmi düşünsel verimlilik neo-nihilizmde kaybolmuş ve değerin kendisi çıplak işlevsellik mantığına indirgenmişse, klasik Stoacılığın, hakikati özneye içsel süreçlerde de olsa bir şekilde arama ve özneyi ahlâkî olarak yükseltme çabası da neo-Stoacılıkta yerini içsel özgürlük arayışının sistemin çerçevesi ile sınırlı bir simülasyonuna bırakmıştır. Klasik Stoacılığın sözde ahlâkî erdem arayışı, güncel versiyonda performans, kapitalist verimlilik ve üretkenlik kaygısına dönüşür. Bununla birlikte devamlılıklar da yok değildir. Neo-Stoacılıkta tipik stoik geri çekiliş hâli kendini göstermeye devam eder. Kontrolü dışındaki güçlerin bir ölçüde farkında olan, özneleşememiş konformist bireyin öfke yoksunluğu ve geri çekilişidir bu. Beyaz yakalı işçi sınıfının özsaygı yitimini telafi eden bir mekanizması da vardır bu tutumun. Zaten “öfkelenmeme hâli” çağımızda bir buyruğa dönüşmüştür. Öfkeyi ehlileştirmek ve disipline edebilmek gibi kişisel olgunluk meziyetinden farklı bir durumdur bu; öfkesiz görünebilmeyi arzulamak, sürekli bir olumluluk ve optimizasyon hâli piyasada geçer akçedir. Öfkesizlik, sınırsızlık ve pürüzsüzlük demektir; tekelci sermayenin sınırsızlık arayışının sonucu olarak ortaya çıktığı, bu nedenle bir tür “kategorik buyruğa” dönüştürüldüğü söylenebilir. Neo-stoik bireyde öfke yerini mırıldanmaya bırakır. Pathos’un kaybı, apati hâli burada devrededir; olumsuz duygulanımların ve tutkuların kontrolü ne kadar elzem olsa da burada bahsedilen apati hâli sisteme yönelik öfkenin törpülenmesine, yaşamaya ve yüceye dair coşkunun yok edilmesine dönüktür ve başka alanlarda –tekelci sistem tarafından görmezden gelinen hatta teşvik edilen– öfke patlamaları ile kendini gösterir. Burada net ayrımlar çizmekten, net tanımlar yapmaktan duyulan korku karşımıza çıkıyor. Neo-Stoacı birey, bu korkudan kaynaklı sözde öfkesizlik hâlini içsel huzur olarak “pazarlayabilen” bireydir. Oysa öfkesiz umut olmaz ve umutsuz öfke duyulmaz. Neo-Stoacılık bencillikle birleşmiş bir apati ve umutsuzluk hâlidir. Piyasa mantığına bağlılık klasik Stoacılığın içsel dinginlik ve şeylerin gelip geçiciliği öğretilerine çok da uygun düşmez; bu nedenle sistem, kişisel dinginlik ve içsel huzur simülasyonunu bir tür kişisel gelişim ve “farklılık” aracına çevirir.

Dayanıklılık, zorluklara katlanma bir tür performatif gösteri hâli olarak inşa edilir neo-Stoacılıkta. Bunun bir bileşeni de vücut geliştirme, fitness takıntısıdır. Burada karşımıza spor yapan, bireysel ya da takım hâlinde bir faaliyet yürüten özneler çıkmaz. Karşımıza çıkanlar, kapalı salonlarda apatik ve asosyal biçimde vücut şekillendiren atomize genç bireylerdir. Hazcılığa benzer şekilde insan bir “corpus”a, salt bedensel varoluşa indirgenmektedir. Neo-Stoacılıkta karşımıza çıkan bir başka olgu ise toplumsal ve politik zorluklarla, olumsuz koşullarla bir tür baş etme, bir tür savunma mekanizması olarak gelişen “aşırı” ironi kültürüdür. Tekelci aşama bireysel ve kolektif aklın ayırt etme, bağlamsallaştırma ve tartma gücünü zedelemiş, insan zihinlerini birbirinden kopuk zaman kesitlerinde yaşamaya zorlayarak bir kolaj hâline getirmiştir. “Artık amaçlı insan gitmiş, yerine ironik insan gelmiştir.” Richard Sennett’ın bu sözü, içinde yaşanılan çağa uygun düşen bir durumu imliyor gibidir. İroni ve sinizm yeni kapitalizm koşullarında eleştiriden çok bir uyum ve katharsis biçimine dönüşür. Trajedinin kaybı bu süreçle birlikte ilerler. Bireyler sınırlı güçleri dışında kalan, kontrol edemeyeceklerine inandıkları sorunları bir kenara bırakırlar ancak toplumsal sorunların büyük kısmı tam da çözümleri kolektif politik mücadele gerektirdiği için kontrol edilemez hâlde kalır. Trajedinin yazgı ve irade arası çatışmayı içeren etik-politik yönü ve diyalektik gerilimi yeni dönemde bilinçli olarak çözümsüzlüğe terk edilir, bu gerilimin tecrübesinden kaçınılır.

Analojilere teslim olmadan tarihsel analojiden faydalanmaya çalışılacak olursa yaşanılan sürecin tarihte benzerlerini bulmak mümkündür. Birinci Dünya Savaşı öncesi dönem (1890-1914) örnek olarak verilebilir. O dönemde de nihilizm yükseliyor, Stoacılık benzeri özdisiplin, yüksek dozda kadercilik, bedensel dayanıklılık çok değer görüyor, bir dekadans yani dejenerasyon süreci yaşanıyor ve ciddi meseleleri yüzeyselleştiren bir ironi ve sinizm dalgası gelişiyordu. O çağın semptomları günümüzde de farklı şekillerle de olsa yine karşımıza çıkıyor. Yine de o dönem büyük ideolojilerin, politik akımların karşılık bulabildiği bir dönemdi. Bugünün neo-nihilizmi, neo-Stoacılığı, dejenerasyonu ve politik olanın içini boşaltan ironi kültürü ise Kundera tipi ahlâk ve bellek silicilerin, varoluşun “hafifletilmesinin”, postmodern enkazın ve sosyal medya kapitalizminin üzerine gelişiyor. Tarihte bir başka benzerlik ise Roma’nın geç cumhuriyet ve erken imparatorluk dönemi ile kurulabilir. O dönem, Akdeniz dünyasının bütünleştiği bir tür “erken küreselleşmenin” ciddi eşitsizlikler, köle isyanları, göçler, savaşlar ve politik krizlerle birleştiği bir dönemdi. İçinde yaşadığımız dönem ise küreselleşme sonrasında jeopolitik rekabetlerin arttığı, politik ve ideolojik belirsizliğin çoğaldığı, sermayenin “canlı emeğe” yönelik saldırılarının gündelik hayatı ve sıradan varoluşu içerecek şekilde arttığı, yapay zekâ ve otomasyonun insan emeğine ciddi tehditler oluşturduğu bir dönem olarak özetlenebilir. Emek sahasında ciddi bir dönüşümün dayatıldığını görüyoruz. Modern iş bölümünün gelmekte olduğu aşama, uzun süredir düşük seyreden kâr oranlarını yükseltebilmek amacıyla, işçinin sadece emek gücünün değil, neredeyse tüm yaşamının üzerinde kurulacak bir mülkiyet ve denetim politikasını işaret ediyor. Canlı emek gücünün, yani proleter insanın –Agamben’in tanımıyla– çıplak varoluşa ve bir ölçüde de yapay zekânın uzantısına indirilmeye çalışıldığı çağımızda neo-Stoacılık ise kaotik olarak kabul ettiği bir dünyada bireysel psikolojik/bedensel dayanıklılık arayışını vaaz ediyor, “minimalizm” övgüleri ile büyüyen mülksüzleştirme harekâtını, nüfussuzlaştırma ve insansızlaştırma politikalarını olumlamaya çağırıyor. Neo-Stoacılığın sözde kişisel disiplin, ahlâkî gelişim ve dayanıklılık vurgularının arka plânında tekelci sistemin insanı alçaltma, umutsuzluğa teslim etme çabaları yatıyor.

Neo-nihilizm anti-politik iken neo-Stoacılık apolitiktir. İkisi de kapitalizmin yeni biçiminin, daha genel bir ekonomi politik sürecin ve yeni köleciliğin –kısmen bilinçli, büyük oranda bilinçsiz yaşanan– felsefî/ideolojik bileşenleridir. Yaşanan süreç, sınıf mücadelesinin yadsındığı, kolektif gücünden soyutlanmış, doğanın bir uzantısı hâline indirgenmiş umutsuz bireyin inşa edilmeye çalışıldığı bir dönemde gelişmektedir.

Umut Doğan

27 Temmuz 2026